İLİM ÖTEDE KALDI, BİZ Kıyl ü kâl İÇİNDE
Yunus bir şiirinde “kadılar mollalar cümle geldiler, kitapların hep bir yere koydular, sen bu ilmi kimden aldın dediler” sorusuna “bir mürşid-i kâmile” varmazsan olmaz şeklinde cevap veriyor. -Yunusu tarife haddimin yetmediği şu cahil başımla- Yunus tasavvufi bağlamda sadece aşkın değil ayrıca ilminde kapısının dergâha baş koymak olduğunu söylerken olmayan bir rüyayı değil en bariz örneğinin kendisi olduğunu Türkçenin en sadesi ile dile getiriyor hem de asırlar geçse de hükmünü eksiltmeyen bir nefesle. Eskinin kadim isimleri ilme giden yolları kat ederken ille de değişmeyen kaide gurbeti yaşamadan olmaz diyerek; memleketten çocuk yaşta çıkıp da içinde pasaportun vizenin sorulmadığı tek padişahın hutbesinin okunduğu topraklar üzerinde ilmik dokur gibi yıllar süren ilim serüveninden sonra aldıkları icazetle atanma beklemeden görev yapabilirken –işin aslını bilmem. Öyleye bize kalan –Kıyl ü kâl- kalpleri ile akılları pek de ayrı kalmayıp ikisinin de tuttuğu yol bir iklime tekabül ediyordu. Hülasa: oğlunu ilme yolcu eden ana baba da giden evlat da gidilen yol varılan menzilde aynı dünyanın bir birinden pek de farklı olmayan resimleriydiler. Medresede alınan eğitim evvelinde evde başlar babanın dizi dibinde ilim ve erkân annenin şefkatli sözlerinin ardında edep ve ahlak öğrenirdi. Eğitim-öğretim evlerin ahşap üzerine çamurla sıvanmış odalarında başlardı. İlle de herkes okuyacak değildi ya bu iş için biçilmiş kaftan olanlarda vardır baba mesleğini devam ettirecek demirci, dericilerde. Herkes allame olsun derdi yoktu zira ilme olan saygı vardı. Anne kadar şefkat baba kadar disiplin kurallarının uygulandığı ve mizaca göre ayrıştırılıp isteyene istediği ilimin verilmeyip öyle her hocanın öğrencisi olmak gibi bir serbestiyetin pek de kolay olmadığı medreseler gerçekte kaliteli ve başarılı beyinlerin keşfini bugün ki gibi sbs ve öss’ye gerek duymadan yapabiliyorlardı çünkü onu seçen hocası da bu eleme yollarından geçip aynı kalburun üstünde kalanlardan olmuştu. Yunusun ilimi nereden aldın sorusuna bir mürşidi kamile varmazsan olmaz demesi bize çok şey anlatmaya yeter. Devir ilmin anahtarının bizim topraklarımızda olduğu bir devirdi. Ve ilim elde edildiği vakit tehlike oluşturacak bir tehdit değildi. İlim irfana yükseltiyor alim ilimle arifliğe yükseliyordu. İşte yunus örneği medrese eğitimi almış olan ve bunu muhabbet mecrasında gönülde geçirip hazmettirerek akıl ve kalbi yek vücut edip ilmi halis amele döken biridir. Medrese ile dergahın hasılı Yunus Emre isminin yan yana yazılışı gibi ayrılmazdır onda. Yunusun arke tipini oluşturduğu bu sistem uzunca yıllar kültür dünyamızın merhalelerinde karşımıza çıkan örneklerle dolu oldu. Aziz Mahmut hüdayiden Şemseddin-i Sivasiye kadar ismini sayıp sayamayacağımız bir çok Arif de bunu görmek mümkün. Ne demişler “arif olan çün bilir anı ne lazım söylemek”.
Düşünce, kültür,”medeniyet” hayatımızın kırılma noktası olan Tanzimat ile birlikte artık ilim kanallarımız ve ilme bakışımızda reforma uğradı sadece okul binalarımız sistemimiz değişmedi ilme olan ihtiyacımız ve ilmi algılama yaklaşımız da değişti.
Kainatın efendisinin “ilim Çin’de de olsa gidip alınız” emrinin mesajı değişen düşünce ve medeniyet algısı ile artık yönünü batıya dönmüş bir nesil için farklı algılanıyordu. Doğunun saf ve art niyetten sıyrılmış insanı küfre götürmeyen ilmi insanı kemale ulaştıran faydalı bir ilimdi pragmatik değildi. Ahretin esas alındığı bir dünyada yazılan eserler besmele ile başlayıp çalışma bizden Tevfik Allah denilerek adeta eserin ve ilmin manevi sigortası yapılıp telifi güvence altına alınıyordu. Tanzimat bizim sosyal, siyasi, idari, iktisadi ve ahlaki olarak ağacın köküne zıt meyve vermesi gibi bir durum meydana getirdi. Dikilen elma ağacından armutlar dökülmeye başlandı. Bu dönem çözümlemesinin bugün bile ancak varsayımlarla dillendirildiği karışık entrikalar içinde özelliklede şahsi makam çekişmelerinin yanı sıra safiyane iyi niyetli verilen emeklerin nakıs bilgiyle nasıl felaketlere neden olduğunu gördüğümüz bir dönemdir. Bu sancılı yıllarda ortaya konan fikir akımlarından (henüz ideolojik olmayıp) batıcılık, İslamcılık ve Osmanlıcılık tarafgirlerinin ortak bir “medeniyet” paydasın da birleştiklerini görmek hiç de şaşırtıcı değildir. Vakıa o dönemde Mehmet Akif de İslamcı kanadı temsil etmesine rağmen Batıcı idi, Namık Kemallerde, Osmanlı padişahları da. Zira artık ilim teknik ve bilimin karşılandığı tek kelime “medeniyet” batıya addediliyordu.
Tanzimat ile başlayan bu “yön değiştirme” hadisesi, sadece pusulanın ibresini değil, ilmin mahiyetini de yerinden oynatmıştı. Akif’in “Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar” derken işaret ettiği o teknik üstünlük, ne yazık ki bizim zihin dünyamızda hikmetin yerini hızın, irfanın yerini ise imkanın almasına sebep oldu. Artık ilim, insanı kemale erdirecek bir “miraç” değil; devletin bekasını kurtaracak bir “mekanik reçete” hükmündeydi. Doğu’nun o “besmeleyle açılan” kitap kapakları, Batı’nın laboratuvar masalarına çarparak kapandı.
Oysa Yunus’un “bir mürşid-i kâmile varmadan olmaz” dediği hakikat, sadece bir tarikat silsilesi değil, ilmin bir “edep” potasında eritilmesi zaruretiydi. Batı’dan alınan ilim ise edebi değil, pragmatizmi (faydacılığı) taşıyordu heybesinde. Bizim topraklarımızda ilim “Allah rızası” için tahsil edilirken, yeni dönemde “terakki” (ilerleme) için bir yakıt haline geldi. Bu durum, meyvesi zehirli olmasa da tadı yabancı bir ağacın gölgesinde kalmamıza yol açtı. İlim, kalpten kopup sadece dimağın bir yükü haline gelince; o kadim kıvam bozuldu, akıl ile gönül arasındaki köprüler dinamitlendi.
Kıyl ü Kâl’in Pençesinde Modern Molla
Bugün vardığımız noktada, SBS’den ÖSS’ye (ve onların türevi olan modern eleklere) kadar uzanan bu sistem, sadece “hafızalar” yetiştiriyor, “insan” yetiştirmekte ise nakıs kalıyor. Eski medresenin o çamur sıvalı odalarında diz kırıp oturan talebe, hocasının sadece bilgisini değil, “halini” de kuşanırken; modern zamanların öğrencisi, ekranların soğukluğunda sadece “enformasyon” istifliyor. Bilgi artık bir “yük” (hamule) haline geldi; bizi yükselten bir kanat değil, bizi yoran bir ağırlık.
Yunus Emre’nin “kadılar mollalar cümle geldiler” dediği o büyük imtihan, aslında her devrin imtihanıdır. Kitapları bir kenara koyup “öz”e bakabilme cesareti, bugün yerini kitapların (ve dijital verilerin) içinde kaybolma zavallılığına bıraktı. İlmin başı “kendini bilmek” iken, biz dünyayı bilmenin ama kendimize yabancı kalmanın o derin sızısıyla malulüz. İlim irfana dönüşmediği müddetçe, ne kadar “allame” olursak olalım, Yunus’un o saf Türkçesiyle söylediği “kıyl ü kâl” (dedikodu/boş laf) çukurundan çıkamayacağız.
Hülasa: Aslolan Gönül Şehri
Tanzimat’tan bu yana diktiğimiz o “yabancı fidanlar”, bugün meyve veriyor; lakin bu meyve, ruhumuzun açlığını doyurmaya yetmiyor. Çünkü biz, ilmi “güç” devşirmek için istedik, “huzur” bulmak için değil. Biz ilmi, tabiatı katletmek ve ona hükmetmek için bir araç kıldık; oysa kadim irfanımız ilmi, kainatla hemhal olmak, taşın, kuşun, çiçeğin dilini anlamak için bir anahtar bilirdi.
Şimdi bize düşen, İsmet Özel’in o sarsıcı ifadesiyle “eve dönmek”tir. Ama bu ev, beton duvarların arası değil; Yunus’un diz çöktüğü, Taptuk Emre’nin eşiğinde beklediği, Akif’in gözyaşı döktüğü “gönül evi”dir. İlim, ancak şefkatle harmanlandığında, bir annenin duasındaki samimiyetle ve bir babanın disiplinindeki adaletle birleştiğinde bizi yeniden “insan” kılacaktır. Aksi takdirde, beşeriyetin bu teknolojik gürültüsü içinde, ilmin gerçek sesi olan o “sakin nefes” hiçbir zaman duyulmayacak; bizler sadece “bilen” ama “olamayan” kalabalıklar olarak tarihin tozlu sayfalarında birer istatistik olarak kalacağız.
Ne mutlu o kimseye ki; ilmi sadece kitaplarda aramaz, onu bir “mürşid-i kâmil”in (ister yaşayan bir nefes, ister köklü bir gelenek olsun) rehberliğinde gönlüne indirir. Zira ilim, son tahlilde satırda değil, sadırdadır.
Share this content:


