×

Dino Buzzati’nin Tatar Çölü Adlı Eserinin Varoluşçuluk Bağlamında İncelenmesi

Giriş

Varoluşçuluk, 19. yüzyılın ortalarında ortaya çıkmış bir akımdır. İnsanın dünyadaki, toplumdaki yerini sorgulayan, eylemlerinin temelini araştırmaya yönelik sorular soran varoluşçuluk, felsefi bir kuram olup sonrasında edebiyat ve sanatta da kendine büyük bir yer edinmiştir. Son yıllarda ise “varoluşçuluk” adeta bir moda halini almıştır. Akımın öncüleri kendi içinde ikiye ayrılırlar. Birinci gruptakiler Katolik mezhebindendir veKierkegaard bu gruptadır. Kierkegaard, insanın bu anlamsız dünyada nasıl ve neden yaşadığı sorusunun cevabını inanç ile ilişkilendirerek açıklamaya çalışmıştır.  İkinci gruptakiler ise Sartre’ın kendini de dâhil ettiği tanrıtanımazlardır. Sartre ve onun gibi düşünenler ise varoluş ile ilgili soruların yanıtlarını inanç dışı değerler, inanın tecrübeleri gibi konular çerçevesinde yanıtlamaya çalışmışlardır. Akımın en önemli temsilcisi Jean Paul Sartre olmakla birlikte, Sartre varoluşçuluk ile ilgili yapılan eleştirilere karşı bir eser kaleme almıştır.Varoluşçuluğun en önemli unsuru “varoluşun özden önce gelmesi” meselesidir. Bu anlayışa göre insan doğar, büyür, gelişir ve bu süre zarfı içinde kendi özünü oluşturmaya başlar. Bir şey önce vardır, sonrasında kendi özünü kendisi inşa eder. Varoluşçuluk “öznellik” ile suçlansa da Sartre konu ile ilgili şöyle demiştir:

“İnsan, var olduktan sonra kendini kavradığı gibidir, varlaşmaya doğru yaptığı bu atılımdan (hamleden) sonra olmak istediği gibidir. Kendini nasıl yaparsa öyledir yani. Varoluşçuluğun baş ilkesi de budur işte” (Sartre, 1985, s. 10).

Varoluşçuluğun ilke edindiği bu durum “kadercilik”e bağlı olan insanlara karşı terstir. Çünkü varoluşçuluk bir bakıma kaderi reddedip, kişinin kendi kaderini de kendinin tayin edebileceğini söylemektedir. Öne sürdüğü düşünce doğrultusunda varoluşun öznel olarak nitelendirilmesi ve kişinin yalnızca kendini, kendi iradesini, kendi yaşantısını temel alması düşüncesi çok doğru bir yaklaşım değildir. Sartre’ın eserinde savunduğu, varoluşçuluktaki bireysel seçimlerin aslında toplumdaki tüm insanları temsil ettiği yönündedir.

Varoluşçuluğa yöneltilen eleştirilerden biri de “varoluşçuluğun karamsarlığı, insanı bunalıma ve mutsuzluğa sürükleyen” bir tarafının olmasıdır. Genel anlayış varoluşu kötümser olarak tanımlar ve insanın da kötümser yanlarına odaklandığını belirtir. Ancak varoluşçuluktaki bu soruların, iç sıkıntılarının cevabı kişinin kendinde olduğu için sonuç olarak mutlu olma eylemi de ona bağlıdır.

“Varoluşçuluktan daha iyimser bir öğreti olamaz da ondan: Varoluşçuluğa göre insanın yazgısı (kaderi) kendindedir. Gerçi varoluşçuluk umudun ancak eylemde bulunduğunu, kişiyi yaratacak tek şeyin edimleri olduğunu öne sürer; ama buna dayanarak varoluşçuluğu insanın cesaretini kırmaya ve hareketten alıkoymaya yeltenen bir felsefe saymak yanlıştır” (Sartre, 1985, s. 29).

Sonuç olarak şunları söyleyebiliriz ki, varoluşçuluk felsefesi kişiyi sorgulamaya, düşünmeye iter. Bu sorgulamalar neticesinde insan var olduğu beden üzerinde bir ruh ve kader yaratmaya başlar. Varlaşmasını kendi tamamlar. Seçimleri ise öznel bir karar olmaktan uzaktır, tüm insanlığı etkiler. Özünde iyimser bir öğreti olan varoluşçuluk ile miskinliği bağdaştırmak yanlış olacaktır. Bu felsefi kuram içerisinde umut ve beklenti de taşır.

Tatar Çölü’nde Varoluşçu Unsurlar

İtalyan yazar Buzzati’nin kaleme almış olduğu Tatar Çölü, daha ilk sayfalarından itibaren “varoluşçu” cümleleri ile okuyucuya varoluşçu felsefenin izlerini taşıdığı mesajını verir. Romanda insanın varoluşsal sorununun tezi olarak umut, antitezi olarak ise hayal kırıklığı kullanılmıştır. Kitaptaki varoluşçu bakış açısı, insanın dünyaya bırakılmışlığı çerçevesinde sonu gelmeyen beklenti duygusudur. Beklenti, başkahraman Drago’yu yıpratan bir sürece dönüşür.

Tatar Çölü, insanın dünyadaki anlamını sorgulayan, alışkanlıkların tekrarı ile varoluşsal bir sürece giren Giovanni Drago’nun hikâyesidir. Askeri okuldan mezun olan Drago, bir sabah Kuzey Krallığı’nın sınırında Bastiani Kalesi’ne tayin edildiğini öğrenir. Kaleye doğru yola çıkar ve hikâyesi başlar. Yalnızca dört ay kalmak üzere gittiği Bastiani Kalesi’nde tam otuz yıl geçirir. Otuz yıl beklemesinin ise bir sebebi vardır: Kuzey Krallığı’na ait olan Tatar Çölü’nden gelecek düşmanlarla savaşıp kahramanlık gösterisinde bulunmak ve askeri ruhunun hakkını vermek. Bu bekleyiş süreci onu zaman zaman karamsarlığa sürüklese de umuduna sarılır ve bekleyişinden vazgeçmez. Drago’nun otuz yıl boyunca yolunu gözlediği savaş geldiğinde ise Drago odasında ölümü beklemektedir. Bu durum onu adeta çürütür ve beynine intihar düşüncesi iliştiği vakit, bir handa “var olma, yaşama sebebi” üzerine beyin patlatırken geçen onca yıla değmediğine yanar.

Varoluşçuluğun önemli bir kısmını kapsayan “insanın bu dünyaya fırlatılmış” olduğu düşüncesi Tatar Çölü’nün birçok yerinde kendini hissettirir. Öyle ki Drago, aslında Bastiani Kalesi’ne yalnızca amirlerinin emri ile görevli olarak gitmemiştir. Bu gidiş aynı zamanda yazgının da bir parçasıdır ve onu yerine getirmektedir. Kale aynı zamanda Drago’nun dünyaya fırlatılmış olduğunu temsil etmektedir. Hem diğer askerlerin hem de Drago’nun kaderi kaleyle bağlantılıdır. Buradaki kader aynı zamanda dünyanın belirlemiş olduğu bir unsur olup, değiştirilmesi, reddi veya kabulü için kişinin önüne seçenekler koyulup kişiden bir tercih yapması beklenilmektedir. Böylece başkahraman “kendi kendini inşa” sürecine girecektir. Ancak yazgıya teslim olmayı seçer. Seçimi yapmakta özgürdür ve kararından mutsuz değildir. Kaleye girerek kendisini kadere tamamen teslim ettiğini de kabul eder.Drago’nun Yüzbaşı Ortiz’in elini sıkması ile başlayan yazgısı kitapta şu şekilde verilmiştir:

“Elini sıktığında Drago birden, kalenin dünyasına girdiğini duyumsadı. Bu henüz ilk bağlantıydı, daha sonra, kendisini oraya tamamen zincirleyecek sayısız ve her türden başka bağlantılar da olacaktı” (Buzzati, 2020, s. 13).

Yazgının en önemli unsuru olan kalede her şey o kadar sıradanlaşmıştır ki, gerek askerler gerek teğmenler sıradanlıkların alışkanlık haline dönüşmüş rutini içinde yaşarlar. Rutin, dünyaya fırlatılmışlığı temsil açısından dikkat çekici bir unsurdur. Drago sık sık alışkanlık haline gelen durumları sorgularken bulur kendini. Hatta bazen o kadar derin düşüncelere dalar ki, etrafındaki her şeye ve herkese karşı büyük bir yabancılık ve soğukluk hisseder. Dünyada yapayalnızdır. Onu anlayan kimse yoktur. Varoluşçuluğun temsili açısından kıymetli bir eser olan “Bulantı”nın başkahramanı Antonie de Drago’nun yaşadıklarına benzer durumlar yaşar. Sürekli kendini yalnız hissetmek, alışkanlıkların anlamsız gelmesi, her şeye karşı uzaklık bu durumlara örnek olarak verilebilir.

“Arkadaşları da bir alışkanlık haline gelmişti…” (Buzzati, 2020, s. 72).

“Yağmurlu havalarda kapının gıcırdaması, pencereden sızdığında ay ışığının aydınlattığı nokta ve sonra zaman ilerledikçe ışığın hareket etmesi, her gece tam bir buçukta, Yarbay Nicolosi’nin gizemli bir biçimde sızlamaya başlayan yarsının etkisiyle odasının üstündeki gelgitlerin başlaması, tüm bunlar alışkanlık olmuştu. Dünle evvelsi gün birbirinden farksızdı, onları birbirinden ayırt etmek olanaksızdı” (Buzzati, 2020, s. 73)

Yazgısının seyrini değiştirmek isteyen Drago, gitmeye karar verir. Bir süreliğine evine döner ve hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığını fark eder. İçini büyük bir boşluk hissi kaplar. Şehirde aradığı mutluluğu bulamaz ve yazgısı onu tekrar kaleye yönlendirir. En azından kelede görevli olmasının bir anlamı vardır. Seçimini Bastiani Kalesi’nden yana yapan başkahraman içinde tarifsiz duygular hisseder ve bu duygular aslında varoluşçuluğun iyimserliğinden başkası değildir.

“Drago, yalnız kaldı ve kendisini neredeyse mutlu hissetti. Gurur içinde, kalede kalma kararının tadını çıkarıyor, uzun ve belirsiz vadeli bir iyilik uğruna güvenli küçük sevinçlerden vazgeçmiş olmasından acı bir tat alıyordu. Soylu ve ulu şeylere ilişkin bir önseziyle –bu belki de sadece bir umuttu- burada kalmayı tercih etmişti ama bu yalnızca bir erteleme de olabilirdi; yani her şey yitmiş sayılmazdı. Önünde öyle çok zaman vardı ki. Yaşamdaki tüm güzel şeyler onu bekliyor gibiydi” (Buzzati, 2020, s. 75).

Varoluşçuluğun temelinde “absürdizm” bulmak mümkündür. Her şeye bir anlam yükleme çabasından uzaklaşma ve zaman zaman hissedilen belirsiz duygular bu absürtlüğü oluşturur. Tatar Çölü’ndeki birkaç cümle de bu duruma atıfta bulunmaktadır. Örnek verecek olursak:

“…önünde uzanan bu manzara kendisini tuhaf bir biçimde cezbediyordu. Çözümleyemediği belirsiz bir duygu doluyordu ruhuna; belki de aptalca ve saçma saçma bir şey, temeli olmayan bir düşünceydi bu” (Buzzati, 2020, s. 27-28).

Drago kaleye yalnızca dört ay kalma düşüncesiyle gider ancak işler tahmin ettiğinden farklı gelişir. Yazgısının kaleye bağlamasının bir diğer kanıtı da kalenin terzisi aracılığıyla vurgulanır. Kendisine yeni bir pelerin diktirmek isteyen Drago terzi Prosdocimo’nun çalışma odasına gider. Prosdocimo, Drago ’ya yakında buradan gideceğini ve aslında kısa bir süreliğine burada görevli bulunduğunu söyler ve bir ara malzeme getirmek için odadan ayrılır. Terzinin iki çırağından biri ise Drago ‘ya şöyle söyler:

“Hâlbuki asla buradan gitmeyecek. O, alay komutanı, albay ve daha pek çoğu, ölene değin burada kalacaklar; bu bir tür hastalık, dikkatli olun teğmenim…” (Buzzati, 2020, s. 54).

Kalenin içinde yaşayanların ortak yazgısının üstüne bastırılarak verilmesi, aslında bu durumu yalnızca Drago ‘ya özel bir durum olmadığını ancak Drago üzerinden aktarıldığını göstermektedir.

Eserde beklemeden doğan umudun yarattığı acı baştan sona kadar gözlemlenir. Bekleme eylemi, kahramanın yazgısı ile harmanlanarak bir varoluş biçimine dönüşür. Dünyaya bırakılmışlık, bekleme ve yazgı, beraberinde dayanılmaz bir bunalım getirmiştir. Tatar Çölü’nde Drago’yu bu sıkıcı ve tekdüze yerde tutan tek şey umuttur. Drago’nun kaleden gidebilme imkânı varken bunun kahramanlığa yakışır bir hareket olmadığını düşünür ve vazgeçer. “Drogo’yu kaleye bağlayan “zavallışeyler” aslında kendi varoluşunu sağlayan, onu insan yapan umududur” (Kacıroğlu, 2015).

Kuzeyden gelecek askerlerle birlikte bir savaş çıkacağı ve bu savaşta görevli asker olarak yer alacağı düşüncesine sarılan Drago otuz yıl boyunca Bastiani Kalesi’nde kalır. Hastalığının boy göstermesi artık emekliye ayrılması gerektiğinin bir işareti sayılsa bile o ısrarla beklemektedir. Henüz 25 yaşında geldiği kalede 55 yaşına ulaşmış yaşlı bir adamken bile umudu onu ayakta tutar.

“Anlamsız, yıllardır yıpranmamış bir şekilde, içinde, gençliğinden beri, yazgıya ilişkin bir önsezi, yaşamın güzel şeylerinin henüz başlamamış olduğuna ilişkin bir inanç vardı” (Buzzati, 2020, s. 205).

Drago’nun huzursuzluğu, yalnızlığı, tekrarlanan şeylerden duyduğu iç sıkıntısı kitap boyunca varoluşçuluk ilişkilendirilerek verilmiştir. Hatta bu yalnızlığı sık sık “dünyaya fırlatılmış olma” düşüncesini anımsatır. Heidegger’in varlığın en iyi ortaya konuş şekli olduğunu söylediği “fırlatılmışlık”, başkahramanın kaçamadığı yazgısının temelini oluşturmaktadır.

“…yatağın kenarına oturmuştu, kafası öne eğik, sırtı hafif kambur, sönük ve ağır bir bakışla kendini hiçbir zaman olmadığı kadar yalnız hissediyordu” (Buzzati, 2020, s. 34).

Yine şu paragrafta aynı durumu destekler niteliktedir:

“Bu uzun gece boyunca hiç kimse ziyaretine gelmeyecek; bütün kalede, hatta sadece kalede değil tüm dünyada, tek bir insanoğlu kendisini düşünmeyecekti. Herkesin kendi meşguliyeti vardı, herkes kendi kendine zor yetiyordu…” (Buzzati, 2020, s. 33).

Sonuç

Buzzati’nin Tatar Çölü’nde varoluşçu felsefeye dair izler bulmak mümkündür. Varoluşçulukla ilgili olarak gözlemlenen en belirgin unsurlar dünyaya fırlatılmışlık, umut duygusu, yalnızlığın baş göstermesi, zaman zaman yaşamın anlamsızlığı ve alışkanlıkların hayata sıkıcılık katması olarak özetlenebilir. Başkahraman Giovanni Drago ömrü boyunca beklediği savaşta yer alamaz ve içinde oluşan hayal kırıklığı ile karamsar düşüncelere kapılır. Beklediğine değmemiştir. Bastiani Kalesi’ne her şeyini adamış ancak umudu onu yanıltmıştır. Varoluşun özünde iyimser yapısı vurgulansa da eserin sonunda kötümserliğe kayan bir düşünce ile baş başa kalırız. Drago, kendi kaderini tayin etmeye çalışırken kaderin kendisini ele geçirdiği fark edemez. Önüne çıkan onca seçenek kaderini seçmesi için birer şanstır. Drago kararlarını verirken içinde yeşeren umudun peşinden gider. Umut duygusu ise farkında olmadan onu yazgıya teslim etmiştir. Varoluşçulukla ilgili verilen en temel mesaj şudur: İnsan sürekli umut ve umutsuzluk arasında kalır. Hayatı boyunca bu iki duygu ile savaşır. Kimi zaman birine kimi zaman diğerine yakınlaşır. Bu oldukça evrensel bir durumdur ve tüm insanlar için geçerlidir. Varoluşçu düşünce bağlamında umut ve sonrasındaki düş kırıklığı, bireyin bu dünyadaki yaşama biçimini oluşturan ögelerdir. Bireyin bunu algılayışı ise bilinçli veya bilinçdışı bir şekilde gerçekleşebilmektedir. Tatar Çölü’nde Drago’nun eylemleri bilinçdışı gerçekleşmekle beraber, Drago, yaşamının özünü oluşturan “umut” duygundan vazgeçmez ancak beklemenin anlamsızlığını da hisseder. Böylece okuyucu varoluşçu düşünce ile Drago’nun eylemleri arasında bir ilişki kurabilmektedir.

Tatar Çölü; Beckett’ın, Camus’un, Kafka’nın eserlerindeki kadar yoğun ve “salt varoluş” üzerine bir roman olmasa da Sartre’ın varoluşçu felsefesi kapsamında değerlendirmeye alınmaya çalışılmıştır. İçerdiği varoluşçu ögeler kapsamında eser, “varoluşçu edebiyat”a dâhil edilebilir.

Başvurular

Buzzati, D. (2020). Tatar Çölü. İstanbul: İletişim Yayınları.

Kacıroğlu, M. (2015). Tatar Çölü ve Gizli Emir Romanlarında Bir Varoluş Biçimi Olarak Umut ve Umutsuzluk Paradoksu.

Sartre, J. P. (1985). Varoluşçuluk. İstanbul: Say Yayınları.

Share this content: