×

Bir Muammanın Ruh Anatomisi

İnsan denen meçhul mü demeli meçhul denen insan mı? Sorunun manası şu: insan bilinmez mi yoksa bilinmez mi zannediliyor. Ne çok konuşulmuşuz… İnsan nedir, diye düşünmeyen tek bir düşünür hatta tek bir zat bulunabilir mi? Türlü yorumlar ve tahlillerle işte insan denen şey budur, demek muhal görünüyor zira mütemadiyen insanlar adedince insan tanımı yapılıyor. Biyolojik olarak düşünen hayvanlardan ibaretsek bu muamma ve karışıklık nasıl ortaya çıkıyor peki? Muhakkak bir sır olmalı bu insan denen mahlukta…

Zaten diğer canlılarla biyolojik benzerliğine rağmen uygarlıklar kurup medeniyetler inşa eden hem zulmü hem adaleti sağlayan ve aynı ete kemiğe sahip olmasına karşın yeryüzündeki başlar adedince başkalıklar doğuran bu türün yegane farkı akılsa yeniden tekrarlamalı: muhakkak bir sır olmalı. Ve bu sırra “akıl”dan başka bir isim verecek ideoloji yoktur zannımca.

Carl Gustav arkaik insanla uygar insanın farkını ve ortak özelliklerini sayfalarca anlatınca bile insanın zihninde bu farkın yalnızca bilinçten kaynaklandığını yani sözde evrimsel sürecin en tepe noktasındaki homosapiensin ve homosapiens içinde en iyi evrimleşmiş tür “beyaz insan”ın yani “uygar, medeni Avrupalı”nın barbardan yegane farkı bilinç olarak karşımıza çıkar. Yani akıl fark oluşturmaz fark oluşturan aklı yönetim ve kullanım biçimi daha doğrusu aklı yönlendirdiğimiz bilinç. Aklın varlığı değil akılla varolanı nasıl yorumladığımız fark oluşturuyor. Fakat bu yorumlama biçimi çevrenin etkileri ve yaşamsal edinimlerden oluşacağından kişinin bilincin doğru kullanımını, bir ön kabulle, bilincini doğru kullandığını düşündüğü kişilerin akıl yürütme biçimini taklit ederek ortaya çıkarmalıdır. Ki bu ortaya çıkarma, akla en yatkın olanı değil insanın menfaatlerine en uygun olanı seçmesiyle gerçekleşir. Dolayısıyla aklı kullanarak edinilmiş sanılan bilinç, hormonal yönelim ve menfaat yörüngesi etrafında şekillenir. Dolayısıyla birçokları doğru olarak en yanlışı yani: Bilgi güçtür ve güç her şeydir diyerek aklı kutsayan “bilim müritleri” arasında saf tutup hümanizm hülyaları içinde Nietzsche gibi “tanrı öldü!” lakırdısıyla, bilincin süperego mertebesindeki benliğimize bir firavun edasıyla rüku edip “üst insan” oluşun gururuyla “Biz ıslah edicileriz” demeyi tercih etmişlerdir. Dolayısıyla benliklerini bir küçük tanrıcığa dönüştürmüşlerdir.

İnsanı diğer yaratılmışlardan farklı kılan bilincin insanı tanrı kılabileceğini düşünmenin ne kadar firavunca olduğunu; idrakten yoksun zihinler ve yine farklı olmayı bir çok kez farkında dahi olmadan Tanrı olmak zanneden zavallıların pespaye yaşayışlarında görmek mümkün. Küçük dağları ben yarattım edasıyla salınan ve kendini tanımlama biçimi ne olursa olsun neticede tanrı olduğunu addeden firavuncukların içindeki “id”i ufacık bir iğne yarası bile gün yüzüne çıkarmaya muktedir olur. Bu sebeple sır, salt aklın çok daha ötesindedir. Zira aklını kullanmaya malik her insan, bilgi edinebilirken hissetmek için salt bilinç yeterli olmayacaktır.

Hissetmekten kasıt; bilginin yani ilmin ötesinde fakat ütopik olmayan bir düşünme biçimi, ayakları yere basan fakat uçarak yol alan metafiziksel bir eylemdir. Bu kastettiğimiz eylemin idrak biçimi, salt temel duyular aracılığıyla ve sinapslar arası fiziksel bir etkileşimle değildir. Duru irfan ve hikmet arası bir yerde, yine biyolojik kalbin ötesinde fakat kalbin yaptığı bir eylemdir hissetmek dediğimiz olgu. Keşke kelimeler kifayet etse de bu bilinmezi anlatmaya bir tanım bulabilsem…

Ancak şunu ifade edebilirim ki: Hissetmek Cenab-ı Hakk’ın bir lütfudur. Sezai Karakoç üstadın şairane ifadesiyle “taşların kalp atışlarını duymak” hissetmektir. Yahut İsmet Özel’in “yaşamak debelenir içimde, kıvrak ve küheylan…” mısrası hissetmenin ifadesidir. Hissetmek Ulvi bir hazdır. Hissederek dökülen gözyaşı dahi kahkahalardan daha tatlı gelir insana. Bu hissetmenin bir küçük birimi aşk’tır. Belki en şiddetlisi de budur. Zira metafiziksel bir olgu olan hissin mücessem algılanabildiği ve somut bir şekilde görüldüğü yegâne histir aşk. Aşığın aşık olduğu da maşuku değil doğrudan doğruya aşktır, ıstırabının bile tatlı oluşu bu yüzdendir. Mecnunun çöllere düşmesi de bu yüzden, Juliet’in sevgilisinin dudağındaki zehri kanması da bu yüzdendir. Aşk hissine duyulan şedid istek, aşkı etiketleyerek karşımızda durdurduğumuz fiziksel varlıkta tecelli etse de bu varlığın doğal olan bayağılıkları bizi bu kişiden soğutur fakat aşktan soğutmaz. Yani hissin ve hissin bir parçası olan aşkın kusursuzluğunu kusurlu varlıklara çevirmek varlığın kusuruyla gözümüzdeki değerin küçülmesine sebep olur fakat aşkı küçültmez. Hissetmek ulvidir ve hissin parçası aşk da öyle. Ve bu ulvi hazzı tadanlar dünyevi zevklerin ne kadar bayağı olduğunu anlarlar.

Hissetmeyi aşkla sınırlandırmak elbette büyük bir hata olacaktır. Hissetmek Ruhani ve zihni hazzı alabilmektir. Yemek-içmekten keyif almak gibi düşünmekten, okumaktan ve zihin koridorlarında dolaşmaktan keyif almaktır. Bunu başaranlar Kong Qiu gibi aristokrat ve maddi olarak hemen her istediğini elde edebilecekken manevi tatmine yönelmek için her şeyi bırakıp Konfüçyüs’e dönüşenlerdir.

Elbette bunu herkes başaramaz hatta başaranlar dünyanın en nadirleridir. Hissedenler ve düşünmeyi tam manada başarabilenler yaşamayı da başarırlar. Elbette yaşamayı doruklarda hissedebilmek hem hazzı hem ızdırabı peşi sıra getirir. Belki de bu yüzden Schopenhauer’ın tabiriyle yalnızca “büyük ruhlar”ın harcıdır bu iş. Ve yine Schopenhauer’ın ifadesiyle “bu yüksek zihin düzeyi yüksek bir  duyarlılık derecesinde, daha büyük irade kudretinde, daha  büyük bir heyecanlılık durumunda kökleşir; ve bu niteliklerin birliğinden ileri gelecek olan, büyümüş bir his ve duygu kapasitesi, her türlü ruhi, hatta bedensel acıya genişlemiş bir duyarlık, engellere karşı daha büyük bir sabırsızlık, müdahaleye karşı daha büyük gücenikliktir.”

Schopenhauer’ın deyimiyle yüksek zihin düzeyine bizce hissetme melekesine sahip olmayı başarmanın da ölçekleri vardır. Dolayısıyla herkes ne kadar hisseder bilemem fakat herkes kendine hissetme izni verdiği ve hissetmek istediği ölçüde bir nebze hissedebilir. Sokrates’in iddia ettiği gibi bilgi doğuştan mi gelir bilmem ama hissetme melekesi doğuştan gelmektedir. Her insanın hayata fizyolojik olarak aynı gözlerle bakmasına karşın hayatı farklı pencerelerden görmesi ve -yapısal olarak- aynı biyolojik örüntüye sahip beyinlerle her bireyin farklı dünyalarda yaşaması bundan ötürüdür.

Hasılı insan denen muammayı muamma yapan zihinsel düşünme kabiliyetinin ötesindeki hissetme melekesidir. Biyolojik cismi onu birçok canlıdan daha aciz duruma getirirken ruh anatomisindeki hissetme lütfu onu eşref-i mahlukat kılmıştır. Ve hissesi ölçüsünde hisseden insan esfel-i safilin ile ala-yı illiyyun çizgisine ulaşabilecek potansiyeldedir. Yani sır bilmek değil hissetmektir zira Ebu Cehil de bilgindir fakat bir köle olan Bilal’in hissini hissedememiştir.

Müslüman hissetmelidir ve hissedebilen Müslüman dava adamı olur. Zira hissetme, Mevlana’nın kainatın zikrini işitip cevelana gelmesidir. Bilginin künhüne vakıf olmaktır. Elbette uçlarda gezip panteist yahut hom softa olmak mevzumuzdan uzak. Esas Müslüman olarak bizlerin sahip olması gereken his en başta Cenabı hakkın şahdamarımızdan daha yakın olduğunu idraktir. Tasavvufun derin meselelerine dalıp Hallac olmaya uğraşmaya lüzum yok fakat Cenabı hakkın rızası dahilinde ömür sürmek bunun için her an hesap vereceğinin bilincinde olmak ve hissemize düşen muhabbet, sevgi, fedakarlık gibi hasletleri onun rızası dahilinde kullanmak, bu sarfedişten iftihar etmek ve kalp lezzeti almak gereklidir.

Elbette hissetme ve derin idrak melekesiyle cenabı hakkı sevmek onun sevdiklerini sevmeyi, onun seveceği işler yapmayı üstümüze vazife kılar bunun ilk adımı da hiç şüphesiz Rasulullahı sevmek ve onun örnekliğinde bir ömür geçirmeye talip olmaktır. İşte bu da “Gönül aşkınla zarı müpteladır ya Rasulullah

Yoluna baş ile canım fedadır Ya Rasulullah” deyip onun getirdiği davanın bir neferi olma gayretine yol açacaktır.

İşte bir yazarcığın sözleri bitti. Mevzu bu sözleri de anlamak değil, yine hissetmek. Çünkü salt ufacık bir yazıya değil aleme hissederek bakmak devamında gelip geçen ömürde fani olan için gayret etmenin bayağılığını anlamaya dolayısıyla en ulvi ve en yüce maksada yönelmeyi sağlayacaktır. Üstelik bu; insanı, Schopenhauer’ın övgülerle zikrettiği yüksek ruhlardan çok daha üstün bir konuma getirecek, inşaallah eşref-i mahlukat, olmaya tekamül ettirecektir.

Share this content: