BAHARI GEÇ GELEN KENT
Orta Anadolu’nun kadim şehri Sivas; bulunduğu stratejik konum itibarıyla tarih boyunca her daim önemli bir merkez olmuştur. Çevre illerin yönetim ve ulaşım odağında yer almasıyla kazandığı bu merkezî rolünü, Selçuklu’dan Osmanlı’nın son dönemlerine kadar büyük bir titizlikle korumayı başarmıştır.
İpek Yolu güzergâhınınAnadolu’daki düğüm noktalarından biri olan şehir, köklü Roma yollarıyla İstanbul’a bağlanır. Aslında bu tarihi rotalar, günümüz modern ulaşım ağlarının da sessiz mimarıdır. Bu köklü yollar, kadim sözler doğurmuştur. Cahit Külebi’nin o meşhur “Sivas Yollarında” şiirinde geçen; “…geceleri katar katar kağnılar gider Sivas yollarında…” dizeleri, bu tarihî dokudan süzülmüştür.
Çetin bir coğrafyaya ve meşakkatli bir iklime sahip olan bu şehir, tarihin akışına yön vermiş ve geçmişle adeta bütünleşmiştir. İnsanoğlu, yurt edinmek için her vakit hayatını kolaylaştıracak “yumuşak” beldeleri tercih etse de; Sivas gibi bu genel kanıyı sarsan, zorlu olduğu kadar dirençli şehirler her zaman var olagelmiştir. Zorluklarla yoğrulan bu kentler, zamanla perçinleşerek gerçek anlamda bir “kültür eşiği” hâline gelmiştir.
Sivas, İç Anadolu’nun kuzeydoğu ucunda, bölgeler arası bir köprü gibi yer alır. Bu sınır konumu nedeniyle kuzeye ve doğuya komşudur; dolayısıyla hem iklimsel hem de kültürel etkileşimlere oldukça açıktır. Bazı bölgeleri Karadeniz’in yumuşak havasını solusa da, şehir ekseriyetle Doğu’nun şiddetli soğuğuna mihmandarlık eder. Sivas, insanın ancak hatıralarla ve samimi sohbetlerle ısınabildiği şehirlerden biridir.
Orta kuşağın merkez şehirlerinden biri olmasına rağmen Sivas’ta bahar, sabrın imtihanıdır. Mart ayında beklenen o ılık nefes genelde gecikir; baharın tam anlamıyla gelişi Nisan sonunu bulur. Bu bekleyiş, şehir halkına yeşilin ve güneşin kıymetini iliklerine kadar öğretir. Halk arasında bu iklimsel inat için sıkça şu söz söylenir: “Kışı bitmez, yaz-baharı gelmez…”
Ve nihayet bahar gelir… Eninde sonunda, geç de olsa kapıyı çalar. Ancak burada mevsimler, komşu şehirlere kıyasla hayatı bir-iki ay geriden takip eder. Malatya’da çağlalar çoktan dalları şenlendirmişken, Sivas’ta doğa henüz kışın mahmurluğunu üzerinden atamamış, uyanmak için bir miktar kiraz çiçeğiyle avunmak için bile henüz erkendir. Yüksek rakımın getirdiği bu gecikme; tarımdan sanayiye, sosyal hayattan mutfak kültürüne kadar şehrin her zerresine sirayet eder.
Yine de o beklenen an geldiğinde, dillerden Âşık Ruhsati’nin şu içli dizeleri dökülür:
“Gine bahar geldi bülbül sesinden/Sada verüp seslendin mi yaylalar/Çevre yanın lâle sünbül bürümüş/Gelin olup süslendin mi yaylalar?”
Okul sıralarında mevsimlerin üçer ay olduğu öğretilse de, “Sivas takvimi” farklı işler. Burada mevsimler adeta ikişer aya sığışır; ilkbahar, yaz ve güz çabucak geçer. Kış ise diğer tüm mevsimlerden payını alarak altı-yedi ay boyunca şehre hükmeder. Öyle ki vaktiyle bir seyyahın: “Sivas’ta on bir ay yirmi dokuz gün kaldım, geleceği söylenen o yazı bir türlü göremedim…” diyerek yaptığı latife, şehrin karakterini özetleyen bir şehir efsanesine dönüşmüştür.
Gür orman örtüsünden mahrum olsa da Sivas, yüksek rakımıyla devasa bir doğal yayla gibidir. Bu yaylalardan süzülen şifalı ballar, şehrin bereketini dünyaya taşır. Çiçek çeşitliliğinin ve miktarının bolluğu, arıların cazibesini her daim bu yüksek yaylalara çekmiştir.
Hasılı kelam; Sivas’ın kışı erken, baharı geç gelir. Bahar geç gelir ama erkenden de gider. Erken gelen kış ise kolay kolay gitmek bilmez. Yine de bu çiçekli, yükü ağır ama gönlü yüce şehri sevmek, bir başkadır.
Paylaş:


