HAZİRAN GELDİ
Haziran geldi. İçimizde hüzünler meyveye durdu sonra gözyaşları ile gökyüzüne doğru, bir bulut gibi, yayıldı etrafa. Güneş, alabildiğine gökyüzüne çıktı. Yılın en uzun günleri gelirken ömrüm, bir dertli şarkı gibi başa sarıp yeniden yaşanmaya başlandı.
Haziran ayı geldi, kapıya dayandı. Ankara sokakları hayata şahitliğe imza atmaya hazırlanır. Gözlerimizde acının o iç yakan hatırası ile kendinden vazgeçer. Mazi yeniden gelir zihinlere. Ket vurur on yıl önceki hayallere. Hayat sanki durur da anlaşılmamanın karmaşası ile, o günleri yaşayanlar içine kapandıkça kapanır. Yalnızlık bir kurşun gibi işler içlerine. Gözlerinin önüne adeta bir sinema şeridi gibi yaşanılan o günler gelir; Cebeci’nin telaşlı sokakları, kalabalıklar içinde insanların birbiriyle yarıştığı Ankaray, Kızılay Meydanı’nda bekleyen, birbirine garip bakan insanlar, üç harfli marketlerden alınan beş litrelik su şişeleri, gecenin bir vakti yılgın, yorgun ve bir o kadar da umutsuzca gidilen bir kurum misafirhanesi. Ve buzdolabına ayrılmış bir tabak soğuk yemek.
Ahh haziran yine geldin. Zaman neden seni bu kadar çabuk karşıma çıkarıyor ki? Ben kendime söylemediklerimi sen gelince neden hatırlıyorum? Geldin, gözlerimizde yine beyaz önlüklü, maskeli ve yüzleri gülmeyen “sus” işareti yapanlar… İlaç kokuları, çocukların ciğer parçalayan ağıtları, bahçede hasta yakınlarının gözyaşlarına şahitlik etmekten usanmayan kestane ağaçları, ellerinde küçük kan tüpleri ile laboratuvara koşan hasta yakınları, kucaklarında çocuklarıyla gözlerinin ışığı sönmüş anneler… İnsanı kobay gibi gören, isimlerinin önünde kocaman unvanları olan bol makyajlı, suratsız, kart sesli doktorlar… Etrafa emirler yağdıran, babalarla kavga eden sert yüzlü, katı sözlü başhemşireler… Her dışarıdan gelenin derdini sorup acır gibi bakıp “Allah yardımcınız olsun.” diyerek ,işiniz yaş der gibi, bakan temizlik görevlileri… Her film çekiminde kısa, net konuşan, insana aptal muamelesi yapan çok bilmiş, tırnakları ojeli, bol makyajlı, sarışın röntgen görevlileri… Ve aniden bir annenin feryat figanının koridorlardan yükselmesi… İçi içine sığmayan bir gönlün yürekleri dağlaması… Babaların hastane duvarlarını yumruklaması… Diğer çocukların suskunca anne babalarına bakışı… Hasta yakınlarının “Bize ne zaman sıra gelecek?” bekleyişi… Pahalı ilaçlar, serumla verilen o ilaçların üzerine geçirilen kırmızı torbalar… Her odada saçları dökülmüş, kız mı erkek mi olduğu belli olmayan, ellerinde birer oyuncakla gülmeye çalışan mahzun çocuklar… Hastasının sonunun ne olacağını bile bile acısını içine gömüp şebeklik yapmaya çalışan, çocuğun bir lokmadan az yemek yemesine, hatta çocuğun bir tebessümüne, acısına rağmen hazineler bulmuşçasına sevinen, rolden role giren o mahzun babalar… İç ceplerde saklanan, kan grubu tutanların isimlerinin bulunduğu yırtılmış defterler…
Haziran ayı memlekete gelince çalışma telaşı… İş, hastane arası yollar… Çocuğun kardeşinin ne olacağı telaşı… Kapanan kara kapılar… Memlekette hastanede kan verecek bir iki dostun hazır beklemesi… Acil durumda gece vakti hastane köşeleri… Hastanenin “Doktor yok!” deyip göndermesi… Sonra kabuller… Kan ışınlama için yaşanan sorunlar… Bizim dediğimiz, cennet köşesini kapmış, dava adamı olarak anılan adlı şanlı arkadaşların tehditleri… İlgisizlik, “Abartıyor!” eleştirileri… Dava adamları diye bilinen, makam kapmış adamların umursamaz halleri…
Haziran ayı geldi, kapıya dayandı. Ve yalnızlık, kimsesizlik, ellerini uzattığında boş kalan eller… Manevi yıkılışın yanında maddi olarak çöküşün, bir parça ekmeğe muhtaçlık… Bir liranın hesabının yapılışı… Çocuk bir şey isterse ne ederim, nasıl alırım telaşı… Ve yalnızlık… Kimsenin arayıp sormadığı unutulmuşluk… Memlekete gidip gelirken terminal çilesi, bilet arayışı… Çevredekilerin belanı buldun işte der gibi acı acı “Allah sabır versin, yardımcınız olsun” deyişi… Dost bildiklerinin arayıp küfreder gibi “Bir şeye ihtiyacın var mı?” diye sorması… Bir Kurban Bayramı’nda kapının açılmaması, çocuğun “Baba bugün bayram mı, kurban kesecek miyiz?” sorusu… Kurban kesmek bir yana dursun, kimsenin uğramaması; “Oğlum bayramsa mübarek olsun, inşallah o da olacak.” duaları… Adlarının önünde İslami dernek olanların insani feryatlara kulak tıkayarak “Bizim böyle bir çalışmamız yok.” deyip aktif olarak çalışılan derneklerin dahi kapılarının yüze kapanışı…
Ve haziran geldi. Geceleri yükselen feryatlar… “Baba” diye kulaklarda çınlayan o ses… Bir haftalık yoğunluk, hastanenin, doktorun velhasıl insanın acziyetinin ışıklı bir tabelası… Anlatılamayan, dillerin aciz kaldığı, tarif edilemeyen cuma günü baba kucağındaki son nefes…
Geçmişin ayak izleri hâlâ yüreğimizde dururken bizi vefasızlıkla suçlayanların bizden hiçbir şey olmamış gibi davranmamızı beklemesi de ayrı bir garabet. Daha gözyaşlarına bile şahitlik etmemiş olanların kendini yakın addetmeleri sanal bir zevkten öte geçmeyecek. Kimseden bir şey beklenmiyordu ama gördük ki o gün yaptığı iyilikleri bugün önümüze getirenler, tekrar insandan beklentiye girmemek gerektiğinin de ispatı olmuş oldular. Bu yazılanlar, orada yaşananların belki binde birinin yazıya dökülmüş hali. Allah dosta da düşmana da böyle bir acıdan muhafaza eylesin. Sonsuzluğun sahibine uğurlanan meleklere rahmet olsun. Ecrini ötelere bırakıp sabredenlere selam olsun.
Paylaş:


