Emanet, Kıymet, Bilinç…
Dünyanın çivileri yerinden oynamış gibi. Günler, avuçlarımızdan kaygan bir su gibi akıyor ne tuttuğumuz belli ne bıraktığımız.
Modern zaman, insanı kendi sesinden utandıran bir gürültü üretiyor. Her şey daha hızlı olsun istiyoruz: Daha çabuk alınsın, daha çabuk bitsin, daha çabuk unutulsun. Fakat hızlandıkça hafiflediğimizi sanırken, aslında içimizin boşaldığını fark etmiyoruz. İnsan, koşarken değil dururken ağırlaşır oysa. Durmak, düşünmek, bakmak ve anlamakla.
Bir eşyanın ömrü kadar kısaldı dostluklarımız. Eskiden evlerin kapıları gibi gönüllerin kapıları da gıcırdamadan açılırdı. Şimdi kapılar otomatik, yürekler kilitli. Kalabalıkların ortasında yapayalnız kalmak, bu çağın en yaygın kaderi oldu. Bir ekrana sığdırdığımız kelimelerin, yüz yüze söylenen iki cümleden daha değerli sayıldığı tuhaf bir iklimde yaşıyoruz. İnsan insana bakmaktan kaçıyor; çünkü bakmak sorumluluk ister emek ister sabır ister. Bunlar ise artık pek revaçta değil.
Oysa insan dediğimiz varlık, aceleye gelmeyen bir topraktır. Tohumu yavaş atılır, yavaş büyür, yavaş meyve verir. Bir gönlün yeşermesi için beklemek gerekir. Fakat biz beklemeyi unuttuk. Sofraya oturur oturmaz doymak istiyoruz, yola çıkar çıkmaz varmak. Bütün hesaplarımız hemenlik üzerine kurulu. Hâlbuki hayatın asıl kıymeti, hemen elde edilenlerde değil, emekle yoğrulanlarda saklıdır. Bir çınar gölgesine yıllar sonra kavuşulur; ama o gölge bir ömür dinlendirir.
Tüketim dediğimiz şey yalnızca market raflarında dolaşan bir alışkanlık değil artık; ruhlarımızın içine kadar işlemiş bir hastalık. Eşyayı tüketmeyi öğrendik de insanı tüketmenin ne büyük bir vebal olduğunu unuttuk. Kırdığımız kalpleri yenisiyle değiştiremeyeceğimizi, bozulan hatıraların yerine yenilerini koymanın kolay olmadığını hesaba katmadık. Bir ilişki eskidi mi atılıyor, bir dostluk zorlaştı mı bırakılıyor, bir söz yorucu geldi mi siliniyor. Böyle böyle her şeyi yenilerken kendimizi eskittik.
Bizim hikâyemizde ise eşya insana hizmet ederdi, insan eşyaya değil. Bir fincanın, bir mendilin, bir kapının bile hatırı vardı. Çünkü onlar, hayatın sessiz tanıklarıydı. Şimdi tanık istemiyoruz; iz bırakmayan, bağ kurmayan, yük olmayan bir hayatın peşindeyiz. Ne var ki bağsızlık özgürlük değil, köksüzlüktür. Köklerinden kopan insan savrulur; savrulan insan ise kendine yabancılaşır. Bugünün en büyük yoksulluğu da budur: İnsanın kendine olan uzaklığı.
Kendi sesimizi duyamaz hale geldik. Kalbimizde ne olup bittiğini anlamak yerine, dışımızdaki parıltıya teslim olduk. Gözlerimiz doysun diye ruhumuzu aç bıraktık. Oysa insanın asıl ihtiyacı yeni bir eşya değil, yeni bir anlamdır. Anlamı kaybeden hayat, en konforlu evde bile dar gelir. Bir insan, evinin büyüklüğü kadar değil, gönlünün genişliği kadar yaşar. Gönlü daralanın dünyası da daralır.
Bir yol ayrımındayız şimdi. Ya bizi durmadan daha fazlasına çağıran bu gürültülü çağın peşinden koşacağız ya da içimizdeki sükûtu yeniden keşfedeceğiz. Sükût, kaçış değil direniştir. Yavaşlamak yenilmek değil, kendine dönmektir. İnsanın en büyük yolculuğu, dışarıdan içeriye yaptığı yolculuktur. Bu yolculuğa çıkmayan, nereye giderse gitsin yerinden kıpırdamış sayılmaz.
Belki de yeniden öğrenmemiz gereken en temel şey, “emanet” duygusudur. Sahip olduğumuz her şeyin geçici olduğunu bilmek… Dostluğun, sevginin, hatırın, sözün emanet olduğunu hatırlamak. Emanet bilinci insana incelik kazandırır. İncelen insan, kırmaktan korkar; kırmaktan korkan insan ise merhamete yaklaşır. Merhamet çoğaldıkça dünya genişler.
Hayat, elde edilenleri üst üste yığmak değil; içimizde olanı derinleştirmektir. Biriktirmekle değil, anlamakla çoğalırız. Anladıkça sakinleşir, sakinleştikçe insanlaşırız. Belki yeniden yavaş yürümeyi, selam vermeyi, hatır sormayı, dinlemeyi, beklemeyi öğrenmemiz gerekecek. Büyük laflarla değil küçük iyiliklerle iyileşeceğiz.
Günün birinde anlayacağız ki, geriye kalan ne biriktirdiğimiz eşyalar ne de tükettiğimiz yıllar olacak. Geriye, bir insanın gönlünde bıraktığımız izler kalacak. İnsan, o izler kadar vardır. Ve belki o vakit, bu yorgun çağın ortasında yeniden hatırlayacağız: Hayat, tüketerek bitirilen değil; kıymet bilerek çoğaltılan bir emanettir.
Share this content:


