Gelişimsel Hapisler: Özgürlük Sandığımız Yeni Zindanlar
Varlık sahnesine ilk adımımız, sessiz ve karanlık bir okyanusun ortasında, her ihtiyacın zahmetsizce karşılandığı rahimde başlar. Bir cenin için anne rahmi, sadece bir sığınak değil; onun tek dünyası, tek hakikati ve en mutlak özgürlüğüdür. Burada rızık ona yorulmadan akarken, hareketleri kendi evreninin sınırları içinde sonsuzdur. O daracık hacim, o an için kâinatın kendisidir; ne bir eksiklik duyulur ne de bir fazlalık arzulanır. Sessizliğin içindeki ritmik kalp atışı, özgürlüğün en saf bestesidir.
Ancak zamanın rahmindeki büyük kırılma anı gelip çattığında, bu huzurlu vaha birden bire daralmaya, nefes aldırmayan bir kuşatmaya dönüşür. O güne kadar hayat veren sıcak çeperler, artık bir “oluş” engelidir. Doğumun sancılı eşiğinden geçip, yenidoğanın teni ilk kez soğuk havayla, ciğerleri ise keskin bir nefesle tanıştığında, asıl özgürlüğü şimdi elde ettiğine kani olur.
Gözlerini bu uçsuz bucaksız dünyaya açtığı an, geriye dönüp baktığında çok sevdiği rahmin aslında ne kadar çekilmez bir “karanlık zindan” olduğunu hayretle fark eder. Bir zamanlar her şeyi olan o alanın, meğer sadece hareketlerini kısıtlayan, sesleri boğan ve renkleri gizleyen etten duvarlar olduğunu idrak eder. Dışarıdaki ışığın ihtişamı, seslerin çeşitliliği ve mekânın sonsuzluğu karşısında rahim, artık sadece aşılması gereken ilk duraktır. Beden, kozadan çıkıp evrenin genişliğine kucak açtığında mutlak bir özgürlüğe kavuştuğunu sanır.
Fakat bu geniş dünyadaki ilk aylar, aslında bedenin acziyetiyle örülü yeni bir hapis hayatıdır. Sadece bakışlarla anlatılmaya çalışılan bir dünya, kucakta taşınmaya mahkûm bir varoluş… Yenidoğanımız birkaç yıl daha büyüdüğünde; yürümenin mucizesi ve dilin tılsımlı gücüyle tanışır. Artık sadece ağlayarak yardım dileyen bir mahkûm değil, isteklerini doğrudan ifade edebilen bir iradedir. Kelimeler, onun zihnindeki parmaklıkları birer birer kırar; sadece ses çıkarmak yerine, dünyayı isimlendirmenin ve daha net sonuçlar elde etmenin hazzına varır.
Kendi başına yemek yemeye, suyunu bardağından kana kana içmeye, hatta ‘hayır’ diyerek ilk kararlarını almaya başladığında, bağımsızlığını yüksek sesle ilan eder. Artık evin odaları arasında yaptığı küçük yolculuklar, onun için bir kıtanın keşfi kadar görkemlidir. Bir odadan diğerine kendi iradesiyle geçebilmek, mekânın efendisi olduğunu hissettirir.
İşte o an, durup geriye baktığında; sadece yatırıldığı yerde kalan, bir başkasının kollarına ve merhametine mutlak muhtaç olduğu ilk günlerini hatırlar. Bir zamanlar rahimden kurtulduğu için şükrettiği bebeklik dönemi, şimdi gözüne hareket edemediği, dilinin bağlı olduğu sessiz ve hareketsiz bir ‘beşik zindanı’ gibi görünür. ‘Nasıl da sadece tavanı seyrederek mutlu olabilmişim?’ diye hayret ederken, asıl özgürlüğün kendi ayakları üzerinde durmak ve kendi sesini duyurmak olduğunu çok kolay anlayabilmektedir.
Ancak evin odaları arasındaki bu egemenlik, bir gün evin dışarıya açılan kapısının eşiğinde son bulacaktır. O güne kadar dünyasını çevreleyen dört duvar, tanıdık eşyalar ve güvenli sınırlar, bir anlık merakla o eşikten dışarı sızdığı anda anlamını yitirir. İlk kez sokağa adım attığında; toprağın parmak uçlarındaki serinliği, rüzgârın tenine hoyratça çarpışı ve gökyüzünün tavanı olmayan, sonsuz maviliğiyle tanışır.
O an, zihninde şimşekler çakar: Meğer o çok sevdiği, her köşesini fethettiğini sandığı evi, aslında sınırları belli bir kutu, pencereleri dünyaya dar bir aralıktan bakan bir zindandır. Dışarıdaki o devasa devinim, sokakların kıvrımları ve tanımadığı insanların sesleri karşısında, evin içindeki o steril düzen artık bir rutin hapishanesine dönüşmüştür. ‘Nasıl olur da bu dört duvarın içine sığabilmişim, nasıl bu dar alanda kendimi hür sanmışım?’ diye hayret eder.
Artık özgürlük; parktaki kumun avuçlarından akıp gitmesi, yağmurun altında ıslanabilme cesareti ve her köşe başında kendisini bekleyen meçhul maceralardır. Evin sığınılacak sıcaklığı, dışarının tekinsiz ama büyüleyici özgürlüğü yanında artık sönük kalmıştır. Bir zamanlar bağımsızlığın sembolü olan odalar, şimdi sadece akşamları dönülmek zorunda olunan birer hücreden ibarettir. Çünkü artık ‘eşikten geçmiş’, dünyanın sadece bir yuvadan ibaret olmadığını, asıl hayatın gökyüzünün altında, o sınırsız boşlukta aktığını keşfetmiştir.
Lakin bu ‘sokak sarhoşluğu’ da bir süre sonra yetmemeye başlar; çünkü sadece orada olmak, oraya hükmetmek demek değildir…
Bu dış dünya sarhoşluğu ve bedenin fütursuzca koşabilmesinin verdiği ham hürriyet, zamanla yerini görünmez bir duvara çarpmışlık hissine bırakır. Çocuk, sokakların tozunu yutarken bir şeyi fark eder: Dünyanın ortasındadır ama dünyanın şifrelerini henüz çözememiştir. Yetişkinlerin hayata yön vermede kullandıkları; görünmez kurallar, gizemli cihazlar, kağıtların üzerindeki siyah karınca sürüsü gibi dizilmiş harfler ve sayıların sarsılmaz düzeni karşısında sadece fiziksel olarak hareket edebilmek, gelişen benliğini artık doyurmamaya başlar.
O güne kadar mutlak özgürlük sandığı o başıboş koşturmaca, şimdi ruhunu beslemeyen, ona dünyayı şekillendirme gücü vermeyen bir “yetersizlik zindanı” halini alır. Sadece sokakta olabilmek, artık bir özgürlük değil; hayatın o büyük ve gizemli işleyişinden dışlanmış olmanın verdiği sessiz bir mahkûmiyettir.
Gerçek özgürlük; artık sadece bedeniyle dünyada yer kaplamak değil, zihniyle o dünyanın şifrelerini çözebilmektir. Kalemi bir kılıç gibi kullanmayı öğrendiği, bir problemi kendi zekâsıyla alt ettiği ve bir işi ustalıkla sonuna ulaştırdığı an, benliğinde yepyeni bir doğum gerçekleşir. Bir zamanlar gün boyu sadece kumla oynamayı, amaçsızca dönüp durmayı özgürlük sanan o çocuk; şimdi bir şeyi “inşa edememenin”, dünyanın dilini konuşamamanın ne büyük bir “acziyet prangası” olduğunu anlar.
Kendi elleriyle bir eseri var etmenin, bir kuralı uygulamanın ve bir mantığı kavramanın verdiği o muazzam yetkinlikle tanıştığında, sadece hayal dünyasında kaybolduğu eski günlerini, gerçekliği olmayan sığ bir “fantezi hapishanesi” olarak hatırlar. Artık o, hayatın sadece figüranı değil, araçlarına hükmeden bir öznesidir.
Ancak bu başarıların ve onaylanmaların getirdiği gurur da çok geçmeden kendi duvarlarını örmeye başlayacaktır…
Öğrendiği her yeni bilgiyle dünyayı avucunun içine aldığını sanan çocuğun bu zaferi de, bir sabah aynadaki yabancıyla göz göze gelene kadar sürer. O güne kadar kurallara uymanın, “aferin” almanın ve bir ödevi kusursuz bitirmenin verdiği huzur, aniden ruhunu sıkan dar bir kıyafete dönüşür. Başarıların oluşturduğu gurur dolu dünyanın başkalarının beklentileriyle örülmüş, onaylanma ihtiyacıyla kilitlenmiş bir “uslu çocuk zindanı” olduğu fark edilir.
Kendi sesini duymaya başladığında; ailesinin ona biçtiği “ideal evlat” gömleği, öğretmenlerinin çizdiği “parlak öğrenci” sınırı artık tenini yakmaya başlar. “Ben kimim?” sorusu, zihninin parmaklıklarını sarsan ilk isyan çığlığıdır. O güne kadar sığınılacak bir liman sandığı ailesinin doğruları ve toplumun kabulleri, şimdi kaçılması gereken bir kimliksizlik hapishanesidir.
Gerçek özgürlük; artık sadece bir şeyi başarmak değil, o başarının kime ait olduğunu tayin edebilmektir. Kendi hatalarını yapma hakkını kazandığı, otoriteye “hayır” diyebildiği ve kendi doğrularını bir kılıç gibi kuşandığı an, ruhu ilk kez kendi rüzgârıyla savrulur. Bir zamanlar alkışlanmak için attığı itaatkâr adımları, şimdi iradesiz bir “taklitçi prangası” olarak hatırlar. Kendi cehenneminde bir birey olarak yanmayı, başkasının cennetinde bir gölge olarak yaşamaya yeğ tutar. Tüm maskeleri söküp atmanın ve kendi çıplak hakikatiyle tanışmanın verdiği bu fırtınalı hürriyet, ona mutlak bir zafer gibi hissettirir.
Ancak bu keskin ve yalnız başına dikilen “ben” kalesi de, zamanla kendi soğuk duvarlarını örmeye başlayacaktır…
Kendi kalesini inşa eden, tüm otoriteleri kapı dışarı eden o mağrur ve asi gençliğin zaferi, bir süre sonra o kalenin soğuk taşları arasında yankılanmaya başlar. “Ben kimim?” sorusuna verilen cevaplar, başlangıçta bir hürriyet bayrağı gibi dalgalansa da, zamanla bu mutlak bağımsızlığın etrafı görünmez tellerle çevrilir. Sadece kendine odaklandığı, aynalarla dolu o görkemli saray, aslında dış dünyaya kapıları kapalı, kimsenin içeri sızamadığı bir “yalıtılmışlık hücresi” halini alır.
O güne kadar özgürlük sandığı “kimseye muhtaç olmama” hali, şimdi ruhunu donduran bir yalnızlık zindanıdır. Kendi sesinden başka ses duyamamak, kendi doğrularından başka doğruya dokunamamak; bir süre sonra benliğin kendi üzerine çökmesine neden olur. “Sadece ben” olmanın keskin sınırları, aslında hayatın çok sesli korosundan mahrum kalmanın verdiği sessiz bir mahkûmiyettir.
Gerçek özgürlük; artık sadece kendi sınırlarını korumak değil, o sınırları bir başkasının ruhuna açabilme cesaretidir. Bir “biz” oluşturabildiği, bir başka kalbin ritmine kendi ritmini uydurabildiği ve gardını düşürüp bir başkasının sevgisine teslim olabildiği an, ruhu en geniş ufuklara yelken açar. Bir zamanlar çok övündüğü, kimseyi yanına yaklaştırmadığı asi yalnızlığını, şimdi kuru ve ruhsuz bir “ego hapishanesi” olarak hatırlar.
Bir başkasının gözlerinde kendini yeniden tanımak, onun acısını kendi acısı, sevincini kendi sevinci kılmak; benliğin dar parmaklıklarını kırıp evrensel bir bağa karışmaktır. Birey; bir başkasında kaybolurken kendini bulmanın, sevebilmenin ve birleşebilmenin verdiği derin ve şifalı hürriyette nihai huzuru bulduğunu zanneder.
Ancak iki kişilik bu cennetin huzuru da, bir süre sonra sadece “almak ve paylaşmak”la yetinmeyen üretme arzusuyla kendi sınırlarını hissettirmeye başlayacaktır…
İki kişinin korunaklı cenneti, paylaşılan derin huzur ve sadece birbirinin aynasında yankılanan hayat; bir süre sonra ruhun daha geniş bir yankı arayışıyla sarsılmaya başlar. Sadece “biz” olmanın tatlı sarhoşluğu, zamanla kendi etrafında dönen bir “kısırlık zindanı” haline gelir. Sadece bir başkasının sevgisiyle yetinmek, dünyanın geri kalanından kopuk, meyve vermeyen bir dalın sessiz hapishanesidir. “Sadece bu kadar mı, sadece birbirimiz için mi varız?” sorusu, kalbin kapılarını zorlamaya başlar.
Gerçek özgürlük; artık sadece birini sevmek değil, o sevgiyi bir esere, bir fikre veya bir cana dönüştürüp dünyaya armağan edebilmektir. Kendinden sonrakilere bir gölge olabilmek, bir ağaç dikmek veya bir ruhu beslemek; zamanın dar koridorlarından çıkıp geleceğin uçsuz bucaksız tarlalarına tohum serpmektir. Bir zamanlar o çok kıymetli bulduğu, sadece kendi mutluluğu ve aşkı için yaşadığı yılları, şimdi sığ ve bencil bir “haz hapishanesi” olarak hatırlar. Bir başkasının hayatına ışık tutmak, kendi benliğinin sınırlarını aşan, ölümü bile unutturacak kadar görkemli bir hürriyettir.
Ancak bu üretkenlik yarışı, dünyayı güzelleştirme çabası ve dur durak bilmeyen bu koşuşturma; beraberinde ilk kez o soğuk ve vakur gerçeği, zamanın sınırlılığını fısıldar. İnşa ettiği her eserin, büyüttüğü her canın yanında, aslında bu dünyanın kendisinin de yavaş yavaş daralmaya başladığını hisseder. Yapılacak işlerin çokluğu, zamanın ise bir kum saati gibi sessizce akışı; bir zamanlar fethetmeye çıktığı bu yeryüzünü, üzerinde her geçen gün daha ağır bir yük taşıdığı bir sorumluluk zindanına dönüştürmeye başlar.
Şimdi özgürlük; sadece dünyada bir şeyler var etmek değil, aynı zamanda bu dünyanın geçiciliğiyle barışabilmektir. Bir zamanlar sınırsız bir oyun alanı sandığı bu dünya, ufukta beliren o mutlak sonun gölgesinde, ruhu asıl vatanından uzak tutan bir “gurbet durağı” sinyalleri vermeye başlar. Kendinden bir şeyler bırakırken aynı zamanda bu dünyanın ötesine bakabilmek, fani olanın içindeki baki olanı sezmek; artık ruha o vakur ve hüzünlü hürriyeti bahşeder.
Ancak bu dünya ile olan son hesaplaşma, her şeyin elden ayaktan çekildiği o bilgeliğin kapısında bizi beklemektedir…
Ve nihayet, adımların yavaşladığı, seslerin uzağa çekildiği ve bedenin en baştaki rahim sessizliğine benzer bir sükûnete büründüğü son eşiğe varılır. Hayatın tüm o gürültülü zaferleri, hırslı koşturmacaları ve “başardım” denilen tüm anları, şimdi yukarıdan bakıldığında birer birer anlam değiştirir. Bir zamanlar fethedilecek bir kale, sevilmesi gereken bir cennet sandığı bu koca dünya; artık ruhun kanatlarını çırptığı ama tellere takıldığı devasa bir “yeryüzü zindanı” halini almıştır.
O güne kadar özgürlük sandığı tüm mülkiyetler, isimler ve sıfatlar; şimdi ruhu bu gurbet toprağına bağlayan birer ağırlık prangasıdır. “Sadece bu kadar mı, bu sınırlı zaman ve mekan mıydı her şey?” sorusu, artık bir isyan değil, bir kabulleniştir. Bir zamanlar üretim yapmayı, bir şeyler bırakmayı özgürlük sanan bilge ruh; şimdi bu dünyayı güzelleştirme çabasını bile, ruhun asıl vatanından uzak kalışını teselli eden bir “meşgale hapishanesi” olarak hatırlar.
Gerçek özgürlük; artık bu dünyada bir yere sahip olmak değil, bu dünyanın bizzat kendisinden özgürleşebilmektir. Bedenin yaşlılıkla birlikte yeniden daralmaya, hareketlerin bir bebek gibi kısıtlanmaya başladığı bu evrede, insan ironik bir şekilde en mutlak hürriyete ulaşır: Kendini ve dünyayı terk edebilme cesareti. Bir zamanlar anne rahminden çıkışı bir kurtuluş sanan o çocuk, şimdi tüm kainatın bir rahim olduğunu, bu mavi gökyüzünün ise aslında bir tavan, bir sınır olduğunu idrak eder.
Şimdi özgürlük; bir zamanlar zindan sandığı o karanlık rahmin, aslında bu büyük sürgüne hazırlayan bir şefkat kucağı olduğunu anlamaktır. Geriye dönüp baktığında; çocukluğun oyunlarını, gençliğin fırtınalarını, yetişkinliğin ağır yüklerini birer birer kutsar. Çünkü anlar ki, her bir “zindan”, ruhun kaslarını güçlendiren birer sınav; her bir “özgürlük” ise bir sonraki büyük doğuma hazırlayan küçük birer provadır.
Ve son nefesin eşiğinde, dünyanın tüm duvarları şeffaflaşır. Artık ne bedenin sınırları, ne zamanın baskısı ne de mekanın darlığı kalmıştır. Bir zamanlar rahimden koparken atılan ilk çığlık, şimdi sonsuzluğun kapısında bir gülümsemeye dönüşür. Bu dünya denilen muazzam ve yorucu sürgün yerinden, asıl sılaya doğru kanat çırparken insan kani olur ki:
Yaşam, her biri bir öncekinden daha geniş bir zindanın kapısını açan anahtarlar silsilesidir ve en büyük özgürlük, kapıların artık tamamen yok olduğu o son doğumdur…
Paylaş:


