Edebiyata meyyalim inan ki dertten!
İnsanlar neden sosyal paylaşım sitelerinde edebiyata ve felsefi aforizmalara sarılıyor? Oysaki her ikisi de günlük hayatlarında yeri olmayan unsurlar. Hâlbuki kişilerin onlardan beslenip kendine ait cümleleri kurmaları daha olgun ve yetiştirici bir tavır olacaktır. Velev ki bu cümleler kimse tarafından beğenilmese, hatta görülmese bile kişinin kendi istidadını yitirmemesi ve geliştirmesi babından oldukça önemli bir bahistir. Özellikle de facebook ve twitter gibi kullanım alanını milyonlara çevirmiş fenomen sanal sosyal paylaşım dünyasının içinde insanlar adeta evlerine girerken farklı bir kimlik taşıyıp klavye başına geçtiğinde ise apayrı bir kimlik ve karakter kuşanarak hem kendisine karşı hem de iletişimde olduğu kişilere karşı yapmacık ve sahte söylemlerle birlikte farklı bir şahsın rolünü oynamaktadır. Hem de –üstesinden gelir derecesinde- ustaca.
Peki, şehrin insanı bu tür bir yaklaşımla, olduğundan ya da varlığından farklı bir görüntü içine girme gereksinimini neden duyuyor. Ya da meseleye şöyle bir yaklaşım mı getirsek insanların –hayallerinde ki- olmak istedikleri gibi bir yaşamı realite içerinde bulamaması sonucu kendilerini rahatlatıp, eksik duygularını törpülemek için bu yolu tercih ettiklerini düşünebilir miyiz? Bu noktada içine düşülen bu durumu özetleyecek bir kelime var elimizde. “Katarsis” yani insanları, biyolojik ve psikolojik bakımından rahatsız edecek dereceye varan, çeşitli –siyasi, sosyal, ahlaki, dini, ekonomik- sebeplerden dolayı açığa vurulamayan duygu yükünün belli uygun bir kanalla boşaltılması ve kişinin bu duygu yükünden arınarak sükûnete ermesi şeklinde tarif edebileceğimiz bir durumdur. Bu ahval içerisinde, kişi ihtiras derecesine varan bazen kendisinin dahi ürküp yine de nefsin istekleri karşısında ked vuramadığı duygularını, modern dünyanın kitlesel elementleri ile açığa çıkarma yolunu ve çeşitlerini bulabilmekte ve bu durum yüzü sahte içi rahmani-şeytani duyguları girift bir şekilde barındıran kişiliklerin ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Aynı durumun farklı yöntemle ele alınıp çözüme kavuşturulduğu ilm-i tasavvuf mecrasında “nefis terbiyesi” olarak addedilen ve seyr ü sülük başında nefs-i emmare’nin necis duygularından arınmak şeklinde nefsin terbiye edilmesi için açlık ve yalnızlık metotlarının uygulandığını görmek mümkündür. Günümüzün egoistlik veya kariyer peşinden koşmak şeklinde irdelendiği bu mesele olgunluğa ermede aşılması gereken mutlak bir sınır taşıdır. Bugün Yunus Emre ismini ya da bir Mevlana, Şems, Niyazi Mısri şahsiyetlerinin kazanmış olduğu ulvi değerin hangi merhalelerden geçtiğini görmek adına elimize alıp okuduğumuz ”aşk, od, aşkın gözyaşları” gibi eserlerin yanında esas görmemizi iktiza eden işte bu husustur. Modern dünyada insanların evinden çıkarken, her şeyi elde etmeliyim. Kazanmalıyım. Asla kaybetmemeliyim. Başarabilirim. Gibi söylemlerle kendisini fişekleşmesinin yanında kader ve kaza hükmüne olan inancın nasıl sarsıldığını ve tevekkül kalesinin nasılda fütursuzca yıkıldığını görmek hiçte zor değildir. –bu meselede örnekleri uzaklarda aramaya lüzum yoktur, bu kışkırtma herkesin içinde vardır muhasebenin öze yönelik yapılması gerekmektedir- İşte bu yaşanılan dünyanın esas alındığı, sokaklarından insanların selamsız geçtiği dünyada adeta marazilik doğuran bu durum. “Bu dünya geçici mirim, mühim olan ötesi” düşüncesi ile softasını üzerine geçirmiş haki aba giyen “bir lokma bir hırka” düsturu ile nefsini, aklını ve kalbini rabbine bağlayan bir derviş tarafından halledilmiş ve tekâmüle erişmek yolunda aşılmış bir basamak olarak görülmüştür.
İşte esas mesele burada şekilleniyor. İnsanlar içlerindeki “kendi”leri ile hesaplaşıp bu azgınlığı terbiye mi edecek yoksa onun emrine girmiş bir muti gibi onun heva ve istekleri doğrultusunda renkten renge girerek duruma göre haller alacak ve bir saatlik zaman dilimin de kendinden uzak birçok karakterin yabancısı olduğu dünyaların rollerini üstlenecek ve suni bir hayat yaşayacak. İşte bariz örneğini facebook’da alenen gördüğümüz başkalarının meziyetlerini üzerine takınarak, profilinden kişinin sosyal, siyasi ve ahlaki mizaç yapısının çizildiği ve adeta sahte duyguların vülgarize edildiği bir sahne görevi üstlenmiş bu gösteri âleminde, herkes kendini fark ettirmek ve buradayım mesajı vermek peşinde koşmaktadır. Elinden geldiğince heybesindeki her meziyetini ortaya döküp, yetmeyip eksik kalan yanlarının da eşten dosttan çalınmış verilerle, özelliklede; edebiyat, felsefe ve tasavvuf ürünlerinin hoyratça bilinçsizce tamamen fark edilmek için kullanılmış kendilerinin dahi anlamadığı söylemler yer etmektedir bu sahte kişilikler kitabında.
Göze çarpan ilk izlenin de hemen herkeste bir entel olma meyli göze çarpıyor. Entel ile entelektüel arasında bariz bir şekilde ektüel farkı vardır. Evet, evet işte bu kadar net bir farktır. Yani ektüele sahip bir entel olma durumunda mesleğine olaylara ve mevzulara hâkim bir yapıya sahip olup bunu alt yapıda çeşitli okumalar ve donanımlarla beslemiş bir birikimin hâsılası ortaya dökülür. Sadece entel olma bahsinde ise laf çok icraat yok örneklerinde olduğu gibi genellikle okunan gazete köşeli yazılarla ya da birkaç belirli isimlerin yazdıkları okunarak kahvelerde memleket yıkıp vatan kurma meraklılarının bilgiçlik edasının forsunun satıldığı, bilmiyor olsa bile -sanki- biliniyormuşluktan geçinmenin ekmeğe sürülmüş bal misali tadının çıkarılması halidir. Beklide olduğumuzdan daha farklı göstermek içindir kendimizi bunca paralayıp şekilden şekle sokmamız. Bu emellerimiz içinde sanal âlemler bizim için biçilmiş birer kaftan oluveriyor. İnsanların, kişiliği, dünya görüşü, fikirleri beğeni ve uğraşlarının profil aracılığı ile öğrenildiği bu sanal- yanılgı- aleminde insanlar oldukları gibi değil de alemlerinde olmak istedikleri gibi göstermek istiyorlar kendilerini. Örneğin bugün Mevlevilik yoluna girip çile çekmek şöyle dursun Mevlana’nın kim olduğundan dahi bi-haber olan insanlar Mevlana’nın sesinden yararlanarak başkalarının dikkatini üzerine çekmeye çalışıyor. Birçok kez rast geldiğim bu manzarada Mevlana’dan bir söz paylaşıp ve bir iki arkadaşı ile yorum yaparak muhabbete başlamış bir kişinin bakıldığında ettiği muhabbetle yukarıdaki -çakma- mesnevi parçalarının alakası yok. Yine aynı şekilde basitleştirilen ve bayağılaştırılan meselelerden bir tanesi de şüphesiz Yusuf ile Zeliha münasebeti. Kuran’da ahsenü’l kasas şeklinde ifade olunan bu mübarek kıssa. Sanki modern dünyanın insanı buradan sadece aşk, sevgi, ihtiras ve sevdiğinden ayrı kalma gibi duygularını öğrensin. Ve bunu karşısındaki -kızın- insanın hissiyatını etkilemesi için kullansın şeklinde bildirilmiş gibi kıssada ki o asıl tem olan imtihan ve nefsin şehvani duygularını sırf Allah korkusundan ötürü terk etmek olduğunu. Sabrın ne durumda olursa olsun inananlar için şart olduğu vurgusunu yok sayarak, bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde insanları aldatmak amaçlı kullanılıyor.
Bu işe birde halisane yaklaşanlar açısından bakmalı. Bizler güneşin doğuşunu alınlarından duyan doğunun çocukları hayatımızı misaller üzerine yaşarız, beklide bu yüzdendir geleneksel sözlü anlatı türlerinden aktarılan kesitler öğütlerle idealleştirilmiş kahramanlarla doludur. İsmet özelin dediği gibi “başkalarının aşkı ile başlıyor hayatımız ve devam ediyor başkalarının hınçları ile” bizler duygularımızı ifade ederken hep yaşanmışlıktan ve bizden öncesinden yola çıkarak anlattık kendimizi. Temsilde hata olmaz kaidesi temsilde hata payı olmasın endişesinden ileri geliyormuş meğer. Savaşıyorsak Mehmet oğlu Seyit gibi ve direniyorsak Malkom X gibi örneklerini gösterdik insanlara kendimizi ifade ederken mutlaka önceden biçilmiş basmakalıpları kullandık bu da bizi köklerinden kopmayan bir dal haline getirmekle birlikte, kendimize olduğumuzdan farklı görünmemize neden oldu. Esasen büyük çerçeveler içerisinde kendi dünyamıza yerler bularak kendi yetilerimizin eksikliğini kapatmaya çalıştık. İşte bu noktada tasavvufa ne kadar da ihtiyacımız var oysaki. Varlık denizinde kendimizi bir damla kadar görmemek meselesi. Bunun idrakine ermek bile bize ürkütücü geliyor. Modern dünyada insanın buradayım beni fark edin çığlıklarına mukabil nefsim sen ölmez misin diye seslenen miskinlerin, kuru ekmeklerine ihtiyacımız var.
Yine başkasının-bir garip dervişin- yaşantısından örnek vererek özetledik kendimizi…
Zira bizler, kendi içimizde biriktirdiğimiz o devasa sessizliği, başkalarından ödünç aldığımız gürültülerle örtmeye çalışan birer “hâl muhaciri”yiz. İsmet Özel’in o sarsıcı tespitiyle, başkalarının aşklarıyla başladığımız bu serüvende, kendimize ait bir “hâh” nidası dahi bırakmadık. Sanal dünyanın o ışıltılı pencerelerinden dışarıya süzülen aforizmalar, aslında ruhumuzdaki o derin gedikleri kapamaya çalışan yamalı bohçalardan ibaret. Bir mürşid-i kâmilin dizinin dibinde “hiç” olmayı beceremeyen modern insan, klavye başında “her şey” olmanın o sahte ve geçici sarhoşluğuna talip oluyor.
Şahsiyetin Parçalanışı: Dijital Tecrit ve Sahte Vuslat
Eskiden “halvet der encümen” (kalabalık içinde yalnız olmak) bir kemalat nişanesi iken, şimdilerde “encümen der yalnızlık” yani kalabalıkların içinde paylaşılan mutlak bir kimsesizlik yaşıyoruz. Profil sayfalarımız, aslında nefsimizin emmare basamağında inşa ettiği o minyatür puthanelerdir. Oraya koyduğumuz her Mevlana sözü, her Şems fısıltısı, altındaki “beğen” butonunun şehvetiyle kirleniyor. Oysa Mevlana, o sözü söylerken ciğerini yakmış, nefsini ayaklar altına almıştı. Biz ise o yakıcı hakikati, sadece ekranımızdaki o soğuk camı ısıtmak ve vitrinimizi süslemek için kullanıyoruz. Bu, ilmin ve irfanın “vülgarize” edilmesinden öte, kutsalın sıradanlığın çukuruna itilmesidir.
Katarsis mi, Yoksa Nefsin Yeni Bir Maskesi mi?
Sözünü ettiğimiz o “Katarsis” hali, sanal mecrada bir arınmadan ziyade, nefsin yeni bir mevzi kazanmasına dönüşüyor. Kişi, gerçek hayatta sabredemediği bir çileyi, sosyal medyada sabır üzerine bir ayet paylaşarak “halleşmiş” sayıyor kendini. Gerçekte yaşanmayan, teri dökülmeyen, sancısı çekilmeyen her fikir; sadece zihinsel bir fantezidir. Yusuf’un iffetini profil fotoğrafının arkasına gizleyenlerin, Züleyha’nın yakıcı imtihanından kaçıp sadece o aşkın edebiyatına sığınmaları, modern zamanların en büyük samimiyet krizidir. Bizler, kuyuya düşmeden Mısır’a sultan olma hayali kuran, ama kuyunun karanlığından dahi korkan sahte kahramanlarız.
Tevekkül Kalesinden Konfor Alanına
Oysaki kadim irfanımız bize şunu fısıldardı: “Göründüğün gibi ol, ya da olduğun gibi görün.” Bu düstur, bugün dijital piksellerin arasında can çekişiyor. İnsanoğlu, “kader” denilen o muazzam nizamın karşısında boyun bükmek yerine, her şeyi kontrol edebileceği bir “profil” tasarlıyor. Kendi hayatının yönetmeni, senaristi ve başrol oyuncusu olduğu bu sanal tiyatroda, başarısızlığa, acziyete ve “lütfun da hoş kahrın da hoş” diyebilecek o engin teslimiyete yer yok. Sadece “başarı”, “güzellik” ve “entelektüel forslar” var.
Sonuç: Bir Lokma, Bir Hırka ve Bir “Tık”
İşte tam bu noktada, o miskinlerin kuru ekmeğine, o dervişlerin “hu” sesindeki samimiyete ekmek kadar, su kadar muhtacız. Başkalarının cümlelerini yağmalamaktan vazgeçip, kendi kalbimizin o sessiz ve gösterişsiz odasına çekilmemiz gerekiyor. Edebiyat, bir başkasına “entel” görünme aracı değil; insanın kendi içindeki o vahşi ormanı terbiye etme sanatıdır. Felsefe ise başkalarına laf yetiştirmek değil, ölüme ve hakikate hazırlık yapmaktır.
Eğer paylaştığımız bir dize, bizi sabah namazının serinliğine veya bir yetimin gözyaşına dokunmaya itmiyorsa; o dize sadece ruhumuza vurulmuş bir prangadır. Bizler, o dijital kalabalıklardan hicret edip, kendi içimizdeki “Medine”yi inşa etmedikçe; İsmet Özel’in dediği gibi başkalarının hınçlarıyla yaşamaya ve “edebiyat meyyali” dertli ruhlar gibi görünmeye devam edeceğiz. Ama aslolan, o derdi sanal bir afişe dönüştürmek değil; derdin kendisini derman bilip, “Lâ ilâhe illallah” kalesine samimiyetle sığınabilmektir. Çünkü nihayetinde, tüm tıklar ve beğeniler tükenecek; geriye sadece o saf, o yalın ve o sahte kimliklerden arınmış “öz” kalacaktır.
Share this content:


