×

Kalbiyle Yaşayan Şair : Mehmet Akif Ersoy

Akif , Necid çöllerinden Gelibolu’yu, ConkBayırı’nıtopyekun Çanakkale’yi gören , Allah’ın şairlere mahsus verdiği icazetle kalemini pusat bilerek bu gazayı destansı tasvir eden bir hisli yürek.

İnsan dünyada bir çok makama , mansıba ve ikbale ulaşabilir. Ancak kapısı merhamete açılmayan hiçbir dünyalık Akif için cazip değildir. O hem milletin hem de mensup olduğu İslam ümmetinin ihyası ve yeniden inşası için merhametle çalışan bir ıslah işçisidir.

“ Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;/Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bizârım” [1]diye ünler Akif, Safahat’ın takdiminde.  Akif’in kalbinin eksiksiz bir tercümesi olamaz mutlaka. Zira o, kendini vakfetmenin müşahhas talibi olarak Türk Milleti’nin ender şahsiyetlerindendir. Yüreğinin yansıması ancak çocuk masumluğunun varlığa ve mahluka karşı duyduğu merhamet olabilir. Yahut bir annenin çocuğunu özlem ve sevgiyle sarmalayıp bağrına basması, Akif’in merhametinin ne denli özge olduğuna benzetilebilir.

Akif için sadece canlı mahluka değil, Türk-İslam medeniyetinin her bir taşına yahut eserine karşı bir muhabbet ve kendini hasretme meziyeti vardı. Zira Fatih Camii’nin anlattığı şiirdeki mekan tasviri ve o mekanla nasıl bütünleştiği Akif’in kalbiyle duyan, kalbiyle yaşayan ve kalbinin istikametinde yürüyen biri olduğunu aşikar ediyor. O sadece insanlara değil cümle mevcudata Yunus’ça bir nazarla bakıp, ömrünün bu istikamette geçirmişti.

Akif halk duyarlılığını, halkın meselelerini  kendi meselesi edinmişti. Akif için toplum duyarlılığı bir “gönüllülük” değil vazifeydi. Zira genç yaşta yetim kalmış , yoksulluk çekmiş ve acının, elemin imbiğinden süzülerek İstiklal Şairi olmuş Akif, elbette ki yaklaşır bir asırlık halka kambur olmuş mevzuları ve güncel sıkıntıları bir Şair realizmi ile dile getirecekti.

Akif hayatın her sahnesini hüzün ile mayalanmış yüreği, ve melalden mamul mürekkebi ile yazıyordu. O “Gülmek bir halk gülüyorsa gülmektir”[2] şiarıyla kendisine vakarı alın yazısı, bu yolda çileyi ise bir ecir ve mükafat olarak görüyordu.

Akif , “Hasta” şiirinden onulmaz derde düçar olmuş bir masumu resmeder. Şair gerçeklikle ve hemhal olma duygusu ile o kadar bütünleşmiştir ki sanki hasta olan kendisi, ölüm döşeğinde son nefesini sayarak Allah’tan mağfiret isteyen yine kendisidir.

“Küfe” şiirinde bir çocuğun sırtına hayatın bütün külfetinin yüklenmesini tahkiye eder.

 Toplumdaki sefaleti, yoksulluğu ve çaresizliği elinden imkan bulunmadığı için ancak duyurarak teskin eder kendini. Akif’in hayatı ve şiirleri bir sosyal sorumluluk faaliyetidir adeta.

“ Seyfi Baba” da yine müşfik sesiyle bir ihtiyara sekinet verir Akif. Akif, sadece mahallesinin değil Türk Milleti’nin şefkatinde huzur bulduğu, yaraların ve dertlerin bitmese de çekilir hale geldiği bir sinedir biçare alınlarda.

O dünyaya asırlarca hükmetmiş bir imparatorluğun çöküş sahnesinde, adeta yangından masumları kurtarır gibi medeniyetimizin son kalan mihenklerinin yeniden ihyasına bilfiil çalışmıştır. Devlet-i Osmani’nin yıkılış devrine, bundan dolayı ise halkın o dönemki sosyal, siyasi ve ekonomik problemlerine ayna olarak bir kandil olmuştur pusulası olamayan zihinlere.Bu devir Akif gibi kalbiyle yaşayan bir insan için  fazlası ile acıyla doluydu. O elden çıkan Osmanlı topraklarını gördüğünde, oluşan iktisadi buhranda öğütülen her garibi temaşa ettiğinde, bir medeniyetin öncüsü olarak gördüğü Al-i Osman’ın tarumar olduğuna şahitliğinde yüreği tekrar tekrar dağlanıyordu.

Bunun için her zaman Akif Türk Milleti’nin gönüllü bir neferiydi. Bu duyduğu acıları hasbelkader devletin ona verdiği görevlerle ve kendine görev bildiği mücadeleleriyle yatıştırmaya çalışıyordu.

Batı’yı “İşleri var dinimiz gibi dinleri var işimiz gibi” diyerek tanımlıyordu. Topluma duyarlı iken toplumu eleştirmekten ve özeleştiri yapmaktan ise kaçınmıyordu. Ancak Akif, devlet ve millet adına külfet ve meşakkat düştüğünde ilk arananlar listesindeydi.

Balkan Harbi’nde asırlarca muktedir olunan toprakların bir bir elden çıktığını hüzne gark olmuş şiirlerle ifade ediyordu. Aslen Arnavut olan etnik bir pencereden bakmaktan çok “ barış ve esenliğin yurdu” olarak bildiği Osmanlı’nın  dağılmasıyla, dünyada zalime ve zulme kıyam edecek kimsenin kalmayacağını biliyordu. Emperyalizmin pençelerini sömürü ve gasp ile hiç tanışmamış Müslümanlara, Afrika, Ortadağu ve Asya’ya atacağını biliyordu. Ahmet Cevdet Paşa’nın “ İnsanlığın son adası” [3]dediği Osmanlı, O’nun için “dünyayı zalime teslim etmeyenlerin yurdu” idi. Kendisinin de bu yurdun sakini olduğundan dolayı gurur duyuyordu.

Akif bu yüzden 1. Cihan Harbi’nden sonra sömürgecilerin kalan son vatan Anadolu’yu işgal etmelerini kendisine yediremiyordu. İstanbul’ dan sürekli yazılar yazıyor, şiirlerle kötülüğüm kurumsallaşmış mensuplarına karşı cihad ediyordu. Artık İstanbul’da durmayı ar sayan Akif, gönüllü olarak Anadolu’ya gitti.Akif’inMilli Mücadele’de oynadığı rol tam olarak bir “gönüllülük seferberliği”dir. Zira Akif’in geçmiş yaşantıları bu durumu birçok kez  tescil etmiştir. Üniversite arkadaşı ile sözleştiği ahd üzere arkadaşının üç çocuğunu arkadaşının ölümü ile evlat edinen Mehmet Akif, o çocukları kendi evlatlarından ayırmamış, bir baba itiyadıyla onların yetimliğini törpülemiştir.

Akif şair olduğu kadar iyi bir hatipti. Mütarekeden sonra başlayan Milli Mücadele yıllarında Anadolu’yu karış karış gezerek camilerde ve mahfillerde verdiği nutuklar , her bir evladını başka bir cephede analar için bağırlarına basacakları bir taş mahiyeti görmüştür. Akif ; Milli Mücadelede yorgun, 2 asrın yükü sırtına binmiş, adeta kangren olmuş sosyal meselelerle düçar olmuş, onulmaz derde düşmüşçesine artık ölümünü bekleyen Türk Milleti’nin son kıvılcımını çakmasına vesile olmuştur.

Hiçbir ücret, talep ve ikbal istemeden İstiklal Harbi’ne giden süreçte, Anadolu’da inancın, istiklalin, bağımsızlığın, gâzanın, özgürlüğün, ümidin tahkim edilmesinde aktif rol oynuyordu. Allah’ın bahşettiği şairlik ve münevverlik hasletlerini adeta milleti uğrana vakfetmişti.

Alın yazısını milletin alın yazısından gayrı görmeyen Akif, Milli Mücadele’nin kaftanı olacak İstiklal Marşı’nı yazma şerefine nail olacaktı. 700 küsür şiir yazılmasına rağmen milletin ufkuna menzil çizecek şiir bulunamamıştı. Hamdullah Suphi biliyordu ki kalbiyle yaşan bu adam “ İstiklal Şairi” ünvanını maharetle taşıyacaktı. Yalnız Akif’in verilen ödüle razı olmadığı biliniyordu. Emanet kaban ile Ankara sokaklarında vekil olarak dolaşan Akif bu şiiri yazmayı ödülü ancak bir vakfa bağışlandığında kabul edecekti. Ve öyle de oldu. Kadın ve çocukları koruyan vakfa Akif’in şiiri birinci seçilmesiyle bağışlandı ödül. Mecliste İstiklal Marşı üç defa ayakta alkışlanarak okundu. Milli Mücadele’nin harlanması için teri soğumadan diyar diyar dolaşan Akif’in İstiklal Marşı, özgürlük için bir körük mahiyetindeydi. Yorgun Anadolu’nun üzerindeki asırların atalet perdesi bu şiirle yırtılmıştı. Türk Milleti istiklalini tekrar kazanacaktı ilerleyen süreçte. Bıçak kemiğe dayandı, düşman Polatlı’ya kadar geldi lakin asırlardır esaret tatmamış bir millet son kez kıyama kalkarak Anadolu’yu yeniden vatan kıldı.

Akif, bu süreçte yeri geldi Zağanos Camii’nde gönüllerdeki mevzileri, cepheleri ikmal etti yeri geldi Nasrullah Camii’nde Sevr’i kendi yazdığı İstiklal Marşı ile yırttı. Kuva-i Milliye’yi yeşerten, ona can suyu veren ve özgürlük mücadelesine  ivme kazandıranların önde gelenlerindendi Akif.

O tekniğin, terakkiye mani olduğu söylenilen milli ve manevi değerlerimizle nüve bulacağını, böylece yeniden ayağa kalkacağımızı söyledi. İnsanlığın selametini gözetmeyen bir ilim ve bilim anlayışı yerine insanlığın selametini ve huzurunu misyon edinen bir bilim zihniyeti ile hemhaldi . Bu O’nun için kurtuluş reçetesiydi. Akif’in ünvanını ve makamını devletten değil birebir milletten almıştır.

“Bülbül” şiirinde  Osmanlı’nın ve Türk Milleti’nin altı asırlık serencamını anlatan Akif, ihtişamları günlere atıf yaparak yaşadığı ahvali kıyas ederek matemi kendine meslek edinmiştir. Akif’in yaşantısına ve Milli Mücadele’deki duruşuna “gönüllülük seferberliği” demiştik. Ama ben bu kelime bile Akif için kifayetsizdi. Akif, asırlarca adalet, huzur ve barışla hükmetmiş Osmanlı medeniyetine adeta hiç bitmeyen bir borç ödüyordu. Bu yüzden hiç bıkmadan ve usanmadan bu uğurda ömrünü vakfetmişti. Tek emeli o güzel ve ihtişamlı günlere milletinin ve ümmetinin yeniden vasıl olmasıydı.

Akif ömrünün son günlerinde vatan hasretiyle tutuştuğu için onulmaz bir hastalıkla yurduna döndü . O “gönüllü sürgün” ünden sonra ecelinin yaklaştığı zamanlarda “ meğer ne kadar sevenimiz varmış” dedi. Halbuki karşılıksız bir şekilde ömrünü harcayan Akif, yine en yüce makam olan milletinin nazarında ve kalbinde eskimeyecek ve değişmeyecek bir makama vasıl oldu. Gönlünü verdiklerinin gönlünün bir parçası oldu. Devlet erkanından kimsenin katılmadığı cenazesine bir üniversite gencinin tevafuken fark etmesiyle Türk gençlerinin omuzlarında ve kalbinde sonsuzluğa uğurlandı.


[1] Ersoy, Mehmet Akif (2012), Safahat, Akçağ Yayınları, 6. Basım, Ankara.

[2] CANSEVER, Edip, Sonrası Kalır I, YKY Yayınları, İstanbul 2010.

[3] ARMAĞAN, Mustafa, Osmanlı İnsanlığın Son Adası, İst.2003.

Paylaş: