Alternatif Tıp Bir Yanılgı mı?
Sağlık, hastalık ve tedavi konuları insanlık tarihi boyunca insanoğlunun en temel ilgi alanları arasında yer almıştır. İnsanlar kendi bedenlerini, hastalıklarının nedenlerini ve bu hastalıklardan kurtulma yollarını anlamaya çalışırken farklı dönemlerde farklı açıklamalar getirmişlerdir. Ancak bu açıklamalar, içinde bulunduğu çağın bilgi birikimiyle sınırlı kalması sebebiyle çoğu zaman eksik ya da yüzeysel kalmıştır.
Antik dönemlerde ‘’ateş, su, toprak ve hava’’ evrenin ve maddenin temel yapı taşları (Anasır-ı Erbaa) olarak kabul edilmiştir. Bu dönemlerde insan bedeni de doğanın bir parçası olarak bu unsurlar üzerinden açıklanmaya çalışılmıştır. Bu anlayışa göre sağlık, bu unsurların ve bunlara karşılık gelen dört sıvının (Ahlât-ı Erbaa) ‘’kan, balgam, kara safra, sarı safra’’ dengede olmasıyla mümkündü. Hastalıklar ise bu dengenin bozulmasıydı. Benzer şekilde farklı medeniyetlerde de evreni ve insan doğasını açıklamak için denge temelli teoriler geliştirilmiştir.
Tüm bu yaklaşımlar, kendi dönemleri içinde önemli birer düşünsel çaba olsa da sınırlı ve ilmi yönden zayıf kalmaktaydı. Çünkü bu sistemler, gözleme dayalı olsa bile deneysel doğrulama ve sistematik analizden uzaktı. 18. yüzyıldan itibaren tıp, köklü bir dönüşüm sürecine girmiştir. Artık bilim insanları yalnızca teoriler üretmekle kalmıyor; doğrudan gözlem yapıyor, deneyler gerçekleştiriyor ve elde ettikleri verileri sistemli bir biçimde analiz ediyordu.
Bu süreçte insan anatomisi ve fizyolojisi daha iyi anlaşılmış, hastalıklar yalnızca klinik belirtilerle değil; organ ve doku düzeyindeki etkileriyle de incelenmeye başlanmıştır. Zamanla moleküler biyoloji, genetik ve metabolizma gibi alanların gelişmesiyle birlikte, insan bedeni ve hastalıklar sadece “denge” kavramıyla değil; hücresel ve moleküler düzeyde işleyen karmaşık mekanizmalar üzerinden değerlendirilmeye başlanmıştır.
Bebek ve anne ölümlerinde azalma, bulaşıcı hastalıkların büyük bir kısmının bertaraf edilmesi gibi sonuçlar hastaların hedefe yönelik stratejilerle tedavi edilmesiyle mümkün olmuştur. Ayrıca kanıta dayalı tıbbın, hataları fark etme, düzeltme ve yeni tedavi modaliteleri geliştirme gibi dinamik oto-kontrol mekanizmaları da süreç içerisinde gelişmiştir.
Tarih boyunca kullanılan bitkisel ve doğal tedaviler de tamamen değersiz değildiler. Aksine, bazıları gerçekten etkiliydi ancak bu etkinin anlaşılması ve güvenli şekilde kullanılması deneysel çalışmalarla mümkün olmuştur. Aspirin (söğüt ağacı) ve kolşisin (acı çiğdem) gibi bitkilerden türetilen ilaçlar hem kadim tıpta hem günümüz tıbbında kullanılan ilaçlara örnek verilebilir. Ancak bu ilaçlar ham maddelerinden izole edilmeleri ve doz aralıklarının belirlenmesiyle gerçek anlamda güvenli birer ilaç haline gelebilmiştir.
Kadim bilgiler, deneysel çalışmaların konusu olur ve yukarıda bahsedilen metodolojik aşamalardan geçerek etkileri kanıtlanırsa güncel tıbbi verinin bir parçası haline gelebilir. Günümüzde sıkça duyduğumuz “alternatif tıp” ya da “tamamlayıcı tıp” yaklaşımları, çoğu zaman kanıtlanabilir olmayan uygulamaları ifade etmektedir. Karmaşık biyolojik süreçleri yok sayan veya aşırı basitleştiren ya da ‘’doğalsa zararsızdır’’ gibi varsayımları bu yaklaşımların temel motivasyon kaynaklarıdır. Oysa doğada bulunan birçok madde güçlü toksik etkiler gösterebilir ve yanlış kullanıldığında ölüme kadar giden ciddi zararlar verebilir. Bir maddenin doğal olması, onun güvenli olduğu anlamını ihtiva etmez.
Bir diğer hatalı yaklaşım ise sağlık sistemindeki aşırı yoğunluğa bağlı hekimlerin hastalara yeterince zaman ayıramaması ve beraberinde gelen iletişim sorunları kanıta dayalı tıbbın yetersizliği şeklinde lanse edilmesidir. Bu problemler sistemin kendisinden değil, uygulama koşullarından kaynaklanmaktadır.
Hastaların kendilerini yeterince ifade edememesi ve hekim – hasta arasındaki güven ilişkisinin zarar görmesi, kendilerine daha ‘’yakın’’ ve ‘’anlaşılır’’ görünen alternatif yöntemlere yönelmesinin önünü açmaktadır. Buna çözüm olarak hekimlerin toplumun reflekslerini okuyabilen, daha insan odaklı, erişilebilir ve güçlü iletişim kurabilen birer sağlık rehberi haline gelmesi gerekmektedir. Diğer büyük ödev ise yönetim erkine, sistemsel uygulamadaki açmazları kalıcı çözümlerle ortadan kaldırma konusunda düşmektedir.
Kaynak:
Ertin, H., Karakaya, A. (Ed.). Tamamlayıcı ve Alternatif Tıp Uygulamaları: Eleştirel Bir Sosyal Bilim İncelemesi. İSAR Yayınları.
Paylaş:

