Dosta Mektuplar-2
Merhaba dostum,
Son yazdığım mektubun cevabında unutulduğundan, bir kenara atıldığından, insanların duyarsızlığından bahsetmişsin. Sevdiğin “Leyla” dediğinin dahi seni unutuşundan dem vurmuşsun. Sen de biliyorsun ki unutulmak çok acı bir zulüm gibidir. Yaşarken unutulmak ise ölümlerden bir ölüm… Tabi bu bana “Ölüm Allah’ın emri, ah şu ayrılık olmasa” türküsünü hatırlatıyor.
Ne çabuk unutuldun öyle? Atıldın bir kenara içindeki sevdalara inat. Oysa yüreğin parçalanırdı Leyla’yı görsen. Şimdi ne Leyla kaldı ne de ondan haber getiren aşkın elçileri… Ne çabuk yittin yalnızlığın o kavuran çöllerinde. Bırak bir yudum muhabbeti, bir damla sevgi verenin de kalmadı. Ne çabuk umursanmaz bir hale geldin öyle. Bazen çok şaşırıyorum sana. Bir sevdanın tohumunu gönlüne dikmiş çınarlar yetişmesini beklerken, ne çabuk atıldın bir kenara. Yalan oldun, toz oldun, duman oldun. Bir ayrılık rüzgârıyla savruldun dört bir yana. Issız bir dağ başında yaralı bir diken gibi anılmaya, söylenmeye başladın. Gittiği kurak yerleri yeşerten bir Hızır bereketi iken, bir muhalif rüzgâr ile ne çabuk savrulup atıldın uzak diyarlara.
Şairler de martılar gibi terk etti bu şehri. Bakıp geçenler onun yerindeki rüzgârı dahi fark etmediler. Oysa şair çok önceden; herkesle ağlanmayacağını, senin gerçek sandığın, şimdilerde sahte olduğunu düşündüğün gülümsemeler içindeyken anlatmıştı sana. Ama sen her tebessümün yürekten olduğunu düşünüyordun. Heyhat! Şimdi yalnızlığın o akılalmaz acısının tam köz kıvamında, hepsinin kocaman bir yalan olduğunu görüyorsun. Düşmandan vefa beklemek kadar dostun duyarsızlığı seni ne de çok yaralıyor öyle. Oysa unutmaman gerekirdi dostum; “dostum” dediğin de sonuçta insandı. Ondan her şeyi bekliyor olmalıydın: Bir rüzgârı, bir fırtınayı… Hatta ondan, senin nereden yok olacağını bildiği için, bir gün seven yüreğini parçalayıp yok etme ihtimali üzerine kalp sancısına da hazır olmalıydın. Sen saf, temiz, beyaz güller toplayıp deste deste sevgi beslerken; kullanılıp atılacağını mıh gibi kafanın bir kenarına da sokmalıydın. Sen yüreğini açtın, dost dediklerin birer kör kurşun sıkıp parçaladılar. Şimdi ağıtlar yakıyorsun; ne çare, hiçbir anlamı, manası da yok gayrı. Kendi yaralarına tuz basıp yar bildiklerin, yeni ve iyileşmez yaralar açmaya başladılar, değil mi?
Ah dostum sen… O “Her aynaya baktığımda sevdiğimi görüyorum.” dediğinde sana söylemeye çalıştım. Hele o bir akşamüstü gurbet yolunda, ufuktaki çizgide içine düştüğün sevdanın heyecanını anlatırken bugün senin böyle yanacağını çok iyi biliyordum. Söylemeye çalıştım ama sen çoktan sarhoş olmuştun. Bu sarhoşluktan az kalsın kendi kendinden olacaktın. Öyle ya, nereden bilecektin sana da sevdiğin tarafından bir gün iğrenilerek bakılacağını? Şimdilerde şunu merak ediyorum: Uğruna kitap yazdıkların ne oldu, “Tüm şiirler senin için!” diye haykırdıkların ne oldu? Onlara ne yaptın da bugün yalnız kaldın? Suç sende mi yoksa gelip geçici bir şey miydi? Sarı kâğıtlara yazdığın yazılardan ağladığın çok belli olmuş. Ağlamak, gözyaşı dökmek, hele de yalnız ağlaman samimi olduğunu düşündürüyor. Söylesene, neden bugün iliklerine kadar yalnız kaldın? İliklerine kadar, şu ağustos sıcağında neden üşüyorsun? Hani seninle yolculuğumuzda hatırlar mısın, Emir Dağı’na bakıp gözyaşlarını akıtırken “Geçmişin makus, kör talihi…” diyordun; şimdi ne oldu da geçmişinden daha da fazla batmaya başladın? Leyla, ah Leyla! Gecenin mehtabı, ömrün güneşi… Bu nasıl vefasız bir Leyla imiş be! Sen sevdasını içinde taşıdıklarının sesi iyi değil diye kilometreleri aşardın. Ne oldu şimdi; unutulmanın, terk edilmenin dağlardan yüksek olduğunu, aşılmaz olduğunu anlayabildin mi? Sen bağrında sızı taşımaya alışmışsın. El derdini sırtına vurup kendi derdini kalbine gömen adam olmuşsun. Sana hep yalnız olduğunu söylediğimde “O var, O…” diyordun. “O’ndan kastını ilahi olana yönelt.” deyince, “Leyla’yı bilmeyen, Leyla’dan geçmeyen, ilahi olan Mevla’yı ne bilir?” diyordun. Söylesene, içindeki sevdayı sen ne ara taşlara gömmeye başladın?
Dostum, senin şu halini görünce ne düşünüyorum biliyor musun? Ah, her şeyin hakkı ödenir belki de ama aşkın hakkını kim, nasıl ödeyecek? “Ne mi yapacağım, bilmiyorum.” demişsin. Bunu gerçekten mi soruyorsun? Söyleyeyim: Kalbini, kalbini verene emanet edecek; her şeyi, her şeyin sahibine bırakacaksın. Tabi başarabilirsen vazgeçeceksin; kendinden bile… Bir yol bulup yolu bilene teslim olacaksın.
Dostum, bırak şu fani işleri. Geçenlerde yazdığın şiirde “Yaşım kırkları aştı da kırklara karışamadım.” diyordun ya, derdini değiştir. Ulvi bir derde düş ki derdinle kıymetlenesin. Biliyor musun, belki de seni de bizi de adam eder. Senin derdin bu aşk olsun. Derdi olmayıp birilerinin başına dert olma. Zor bir süreç ama inan bunu da atlatacaksın. Çok şey öğrendin; en basitinden sevilmeyi bilmesen de sevmeyi öğrendin. Bu çok kıymetli.
Sen yine yaz dostum, yine dertleşelim. Senin bana yazdıkların çok kıymetli, gelen mektupları hâlâ saklıyorum. Olur ya, bir gün belki dönüp bakarız halimize de ne yol almışız görürüz. Kendine iyi bak; içindeki derdin Mevla olması dua ve niyazıyla…
Paylaş:

