×

Dosta Mektuplar

Merhaba dostum,

“Nasılsın?” sorusunu kaç kez sordum, inan bilmiyorum. Her zaman yazıyorum ama cevap vermiyorsun. Ben de eski usulden gidip oturup sana bir mektup yazayım dedim. Telefon denen şu alette konuşurken içimdekileri sana bir türlü diyemiyorum. Onun için tekrar soruyorum; bana telaşlanmadan, heyecanlanmadan ve en önemlisi hiçbir şey saklamadan samimi bir şekilde cevap ver: Nasılsın? İyi misin?

Beni soracak olursan, iyi olmaya çalışıyoruz, Elhamdülillah. İyi olmaya çalışmak ellerimizde kaldı; iyi olmaya gayret etmesek herhalde kendimizi iyi hissedemeyeceğiz. Son günlerde biraz durgun, biraz yılgın, ne yalan söyleyeyim biraz da gerginim. Sebebini bilmiyorum. İnsan bazen kendi içine kapanmak ister ya, hah, işte o haldeyim. Beceremesem de biraz insanlardan uzaklaşmak, biraz yalnızlığımı şaha kaldırmak istiyorum. Kimsenin kimseyi umursamadığı, sevenlerin sevdiklerince dalga geçildiği bir dünyada yalnız kalmanın onurunu yaşamak istiyorum. Hatta şöyle orman kenarında bir sahilde, önde dalgaların ellerini uzatışına bakıp ardımda ağaçların alkışları arasında rüzgârın şarkısını dinleyip bir şiir yazmak istiyorum. Bu kent beni boğmaya başladı. Hayalimdeki şehirle yaşadığım kent birbirine düşman gibi. Nasıl desem bilmem ki; “yaşamayan bu hali bilmez” diyeceğim, sen yine “yumurta-tavuk” örneğini söyleyeceksin. Neyse, bir uyumsuzluk var işte…

Dostum, geçenlerde kurumuş bir gonca gül buldum. O goncaya ne kadar üzüldüm bir bilsen. Bir daldan kırılmıştı. Onu aldım, önce göğsüme koydum. “Sen de mi kırıldın, seni bu hale kim getirdi?” dedim, sesi çıkmadı. Yârine sadıkmış, çok zorlasam da kimsenin ismini vermedi. Öyle tahmin ediyorum ki o da kalabalıklar içinde yalnız kalmış gibiydi. Yoksa onca dalın, onca yaprağın içinde neden kırılıp neden solsun ve ne diye kurusun? Bilirsin, ben gülleri oldum olası severim, hele de beyaz gülü. Hatırlar mısın, bir beyaz gülüm var, kendi kurumadı ama neredeyse beni kurutacak. Ben onu görünce içim içime sığmıyor. Bir ara onunla o kadar haşır neşir olmuştum ki, onun her boyun bükmesinde neredeyse kendimden geçecektim. Geçenlerde gül satan çiçekçiden beyaz gülün ne kadar nazlı olduğunu öğrendim. Çiçekçi elini ağzına götürüp, “Bir de nankör, sorma!” dedi. “Günlerce verdiğin suyu bir hafta verme, hemen kaşlarını çatan sevgili gibi dallarını bırakır, kuruma telaşına düşer.” Oysa ben bilmiyordum bu kadar nazlı olduğunu, yoksa gider de beyaz bir gül diker miydim? Oldu bir kere, madem öyle sulamaya devam ediyorum. Ancak yaşlanıyoruz galiba, gayri dizlerime ağrı vurmaya başladı. Dizlerim ağrıdıkça üşüyorum, üşüdükçe kendimden uzaklaşıyorum. Anlarsın işte, kendimden uzaklaşınca tadım kaçıyor. Tadın kaçınca elinde sadece iyi olma gayreti kalıyor.

Dostum, büyüklerimiz derdi ki: “Hiçbir şeyin tadı yok. Ne ekmeğin, ne suyun, ne de tuzun.” Anlıyorum ki yaş ilerleyince tanımadığımız tatlarla mı karşılaşıyoruz? Yoksa çokça aldığımız tatlar alışkanlık yaptı da gayri hissetmiyor muyuz? Tat almak, lezzet almak önemli bir meziyetmiş, tadım kaçınca daha iyi anladım. Bazen kendi içimizde tat olmadan dışarıdan nasıl tat alabiliriz diye de düşünüyorum. Aziz dostum, fani hayatın üç tadı varmış: Biri kahve, biri güzel bir bahçe ve diğeri de hakiki dostla muhabbet. Kahvelerin yalnız tadı olmaz bilirsin, bahçe dersen o da bizde yok zaten. Dost mu? Senden gayri dost var mı desem… Tabi içimden seninle güzel bir bahçede şöyle baş başa bir kahve içmeyi istediğimi belirtsem çok mu şey istemiş olurum?

Dostum, “Öyle özledim seni” desem, “Görmek istiyorum” desem… “Resmine bakmak kucaklaşmak gibi olmuyor” desem… Ne olur, gelemesen de mektubunu kesme… Kendine iyi bak.

Paylaş: